KÜLTÜR GİRİŞİMİ
(TARSUS: Tarsos / Tarzu), (MERSİN: Ingira / Anchile) (ADANA: Adanya / Danuna), HATAY: Antakya /Antiocheia )
İnsanlık tarihi “insan”ın bir canlı türü olarak ortaya çıkışı ve milyonlarca yılı geride bıraktığı çağlar boyunca kültürel olarak “insanlaşma”sının tarihi olduğu kadar, yerleşim alanları ile bu alanların köyden kasabaya, kasabadan “kent”e ve kentlerin de üst üste kültürel uygarlık katmanları oluşturarak “tarihsel kültürel vahalar” kurabilmiş bölgelerin de tarihi olarak okunmalı.
Hatta daha da ileri gidilerek kentlerin ve ait oldukları tarihsel kültürel vahaların tarihi, tarih boyunca sürekli yenilenen birer yaşam, kültür ve uygarlık formu olarak ortaya çıkan bu tarihsel yerleşim bölgelerinin, kültürlerin ve uygarlıkların da toplu tarihleri sayılmalı.
Çünkü insanlığa ait büyük tarihsel gelişiminin bilinebilir yakın aşamasında ortaya çıkan ulus devletlerden önceki süreçlerde köylerin, kasabaların, kentlerin, kent krallıklarının, imparatorlukların, bölgelerin, coğrafyaların tarihleri bütün dünya insanlık ve uygarlık kültürü birikimi uygarlıklar tarihidir de.
Örneğin, bütün dünya kültürleri tarafından insanlık tarihinde büyük bir kültürel ve bilimsel sıçramaya yol açtığı kabul görmüş görünen tarihsel Rönesans, ortaya çıkmış olduğu İtalya’da yalnızca Floransa, Venedik, Siena vd. kentlerin tarihi değil aynı zamanda dönemin kültür yaratıcısı büyük ve bereketli Toscana Bölgesi‘nin de tarihidir.
Hatta bana kalırsa -en azından bir dönem bağlamında- Sanat Tarihi‘nin de tarihidir.
Çünkü Toscana Bölgesi insanlık birikimi adına yeni bir kültür iddiası taşıyan bir kültür vahası olarak öne çıkma öncülüğü nedeniyle bütün dünyanın ilgisini çekmiş ve çekmeye de devam edeceği anlaşılan ender kültürel bölgelerin başında gelmektedir.
Bu açıdan bakıldığında Akdeniz Bölgesi’nde yaklaşık 500.000 yıl gibi uzun bir geçmişe sahip, Antalya’daki Karain Mağarası‘ndan Çukurova‘ya ve oradan da Hatay’da Amik Ovası‘nda çatallanarak, güneyde Suriye, Lübnan, Filistin ve Mısır‘a, oradan da Kuzey Afrika’ya yönelerek, Akdeniz’in güney kıyılarında yer alan Libya, Tunus, Cezayir, Fas‘a kadar uzanarak Kuzey Atlantik Okyanusu’na kadar uzanalım.
Sonra geriye dönelim ve yine Antakya/Hatay’daki Amik Ovası‘dan doğuya doğru devam eden ve bir zamanların İpek Yolu güzergahını izleyerek önce Güneydoğu Anadolu‘ya ve sonra da bazı tarih bilimcileri tarafından basma kalıp bir anlayışla Irak ile sınırlanan Mezopotamya‘nın Anadolu’daki öncül parçası olarak tanımlanması gereken Şanlıurfa merkezli Harran Ovası‘na ve oradan da Anadolu sınırlarını da aşarak Irak, Kuzeydoğu Suriye, Güneybatı İran topraklarında yer alan kadim Mezopotamya havzasını tarihsel kültürel Mezopotamya haline dönüştüren Fırat ve Dicle nehirlerinin aralarına alarak suladıkları alabildiğine verimli küçüklü büyüklü “kültürel vaha”lar olarak da tanımlanabilecek oldukça bereketli tarih ve tarım “vaha”larının insanlığın gelişimindeki rollerini yeniden hatırlamaya çalışalım.
İnsanlığın ortak uygarlık birikiminin ilk çağlarında barınma, beslenme ve kendi muhtemel geleceğini kurma mücadelesinde bu olanakları alabildiğine yüksek iklim kuşağında Akdeniz çevresinde yer alan ve neredeyse kültürel bir enlem oluşturan bu bölgelerin sulak ve verimli su havzaları olmalarının yanı sıra aynı zamanda tarıma uygun topraklara ve iklim koşullarına sahip olmaları nedeniyle insanlığın göçebe yaşamdan yerleşik yaşam kültürüne sıçramalarına olanak sağlayan bölgeler olarak öne çıkmasıyla sonuçlanmıştır.
Zaten söz konusu bu bölgeler her anlamda “büyük” insanlığın da onun yaratmış olduğu kültürel uygarlığın da binlerce yıldır gelişip boy verdiği tarihsel “kültürel vaha”lar olarak bütün ihtişamlarıyla önümüzde duruyorlar.
Yine aynı bağlamda, tarihi Mısır Uygarlığı‘nın temelinde esas olarak Nil Nehri Havzası‘nda ortaya çıkan kültürel ve uygarlık katmanlarının tarihsel devinimlerine yakından bakıldığında sözünün etmiş olduğum diğer bölgelerle eşdeş benzerlikler olduğu hemen fark edilecektir.
Örneğin birçok yazılı kaynakta ve bazı edebiyatçıların kitaplarında ismi anılan ünlü İskenderiye Kütüphanesi ile çevre katmanları ve bağlantıları sayılması gereken Tarsus ve Atina‘da aynı süreçte ve birbiriyle iç içe geçmiş felsefi kültürel üretimlerin Antik çağda bu büyük geniş havzada (Çukurova, Yakın Doğu, Akdeniz ve Ege denizi çevresi toprakları ve adaları vd.) ortaya çıkmaları bir tesadüf sayılmamalıdır.
Bütün bu bilgiler üzerinden ve bugünden bakarak bu tarihsel bağlamları doğru değerlendirdiğimizde Çukurova Bölgesi de tıpkı Mezopotamya ve Nil Vadisi gibi bir zamanlar insanlık tarihinde kültür vahası olabilmiş tarihi coğrafi benzer bölgeler kadar hatta çok daha önemli ve belirleyici bir kadim bölge olarak öne çıkmaktadır.
Burada ismine ister doğrudan Çukurova, ister Kizzuwatna, Que, Kilikia Pedias (Ovalık Kilikya), Hilakku (Tarsus’un kuzey ve batı tarafları), Tabal, Levant, Hypachoea vb. uzunca bir süre toparlayıcı bir isimle Cilicia (Kilikya) olarak anılan bölge, içerisinde zaman zaman bir “başkent” ya da yaşam ve kültür merkezi olarak yer alan Tarsus başta olmak üzere Mersin, Adana, Hatay vd. yakın antik yerleşim bölgeleri ve kentler ile günümüz Yakın Ortadoğu’sunda ve büyük Akdeniz havzası/ denizi çevresinde bulunan bütün bölge ve yerleşim yerlerinin tarihi aynı zamanda Çukuova‘nın da tarihi olarak görülmeli ve bölge bu bağlantılar üzerinden yeniden değerlendirilmelidir.

"Ekrem Kahraman: İçim Kaynar Kazan, Sımsıcak Çukurova! 90X110 Cm. Tuval Üzerine Yağlıboya, 1983 3. VAKKO RESİM YARIŞMASI ÖDÜLÜ, VAKKO Koleksiyonu..."

"Ekrem Kahraman: Çocukluğum! Çocukluğum! O En Büyük Çukurova! 100X200 Cm., Tuval Üzerine Yağlıboya, 17. DYO Resim Yarışması Ödülü, 1983. İzmir Selçuk Yaşar Müzesi Koleksiyonu..."
Bu tarih, hem tarihsellik hem uygarlık hem kültürel birikim katmanları bağlamında alabildiğine zengin, elverişli ve evrensel bir zemin olarak bütün bakirliğiyle önümüzde duruyor. Bununla da kalmıyor aynı zamanda hem Çukurova‘dan, Hem Türkiye‘den, hem de bütün uygar dünyadan geçmişteki tarihsel birikimleri üzerinden bu çağdaki ve muhtemel gelecekteki çağdaş ve yeni tamamlayıcı kültürel karşılıklarını da tarihsel olarak günümüzün Çukurova bölgesinden herhalde dört gözle bekleniyor olmalı?
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Suriye’nin kuzeyinde Yukarı Fırat ve Dicle Bölgesi’ndeki arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan Batman’da Hallan Çemi Höyüğü ile Hasankeyf Höyük, Diyarbakır ilinin Bismil ilçesine bağlı Ağıl Köyü ve Aşağı Sazlık mezrası yakınlarında yer alan Körtik Tepe Höyük, Siirt’te bulunan Gusir Höyük ve Başur Höyük, Şanlıurfa sınırları içerisinde yer alan Nevali Çori ve Göbeklitepe Höyüğü, yine Mardin Artuklu’da yüzeye çok yakın olarak bir inşaat sırasında rastlantıyla bulunan tarihsel uygarlık birikimleri, Diyarbakır’ın kuzeyinde, Ergani Ovası’nda, Dicle Nehri’nin kenarında bulunan Çayönü Höyük, Gaziantep’in Kilis İlçesinde ortaya çıkarılan Oylum Höyük, Hatay Dörtyol’daki Kinet Höyük, Adana merkezdeki Tepebağ Höyük, Ceyhan’daki Tatarlı Höyük ve Sirkeli Höyük, Tarsus’taki Gözlükule Höyüğü, Mersin’deki Yumuktepe Höyük vd. irili ufaklı -belki henüz ortaya çıkarılmamış- birçok höyük ya da tarihsel yerleşim kalıntıları bu bölgede hem birbirinden çok farklı kent uygarlıklarının hem kentler arası kültürel ve yaşamsal ilişkiler üzerine kurulu ortalama M.Ö. 10.000-5.000 yılları arası bir dizi farklı kültürel katmanlara ait tarih öncesi önemli tapınaklar, zengin yaşam alanları keşfedilmiştir.
Bölgedeki bir çok höyükte halen sürdürülen kazılarla ilgili konunun uzmanları tarafından yapılan açıklamalara göre bölgenin tarihinin yaklaşık M.Ö. 10.000’li yıllara kadar indiği ve pek çok yerleşim kalıntılarına ulaşılıp yeni yeni bulguların keşfedileceğinin öngörüldüğünü o yüzden bilimsel ve doğru bir tarihlemenin henüz tam olarak sonuçlandırılamayacağını, bu nedenle de önümüzdeki süreçte doğal olarak sözü edilen bütün tarihlemelerin çok daha önceki tarihlere kadar inebilecekleri ileri sürülmektedir.
Henüz ancak bir bölümü keşfedilebilmiş bu alabildiğine bereketli uygarlık ve kültür vahaları, Aşağı Fırat ve Dicle nehirleri çevresinde ve Türkiye sınırları dışında yer alan kadim Mezapotomya havzasındaki kent devletleri (Sümer, Akad, Asur- Elam vd.), Suriye’nin Güney’inde Mısır’da yer alan Nil Nehri Havzası‘nda, bir zamanlar isimleri önce Hatti Ülkesi sonra Levant sonra Kilikya olarak anılan bölge ve kuzeyden Toros Dağları’yla çevrili büyük Çukurova da yüksek ve derin bir kültür geçmişine sahip zincirleme uygarlıklar hazinesinin gün ışığına çıkarılmasının sancılarını çekiliyor.
Amerikalı Doğu bilimci ve arkeolog James Henry Breasted tarafından adı Bereketli Hilal ya da verimli Münbit Hilâl olarak da anılan bu alabildiğine bereketli, olanakları yüksek kadim kültürel coğrafi çoğul bölge çağsal olarak geçmişten bugüne, bugünden geleceğe birbiriyle iç içe geçerek oluşmuş tipik bir dizi -zincirleme- yeni yaşam içerikleri ve formların kültürel üretimlerin alanı olarak öne çıkıyor. Günümüzde adına Ortadoğu Bölgesi denilen ve esas olarak Doğu ve Batı uygarlıklarının neredeyse tümünün doğup büyümüş oldukları dünya tarihinin en çok bilinen ve kabul gören tek ortak tarih ve kültür bölgesi konumundadır gerçekten de.
Arkeoloji dünyasında adı Bereketli Hilal ya da Münbit Hilâl olarak anılan bu büyük kadim coğrafi kültürel vaha konumundaki bölge, ılıman iklimler, suyu bol ve bereketli tarihsel nehirler (Fırat, Dicle, Nil, Asi, Seyhan, Ceyhan, Berdan) vd. verimli havzalar (Mezapotomya ve Nil havzaları) ve ovalardan (Nizip, Suruç, Harran, Amik, Çukurova vd.) oluşan tarıma dayalı büyük kültürel uygarlıklar kuşağıdır.
Ortadoğu‘da, Batı ve Ortadoğu uygarlıklarının tarihsel olarak ortaya çıktıkları bu kadim bölge Güneyinde Arabistan çölü, kuzeyinde Doğu Anadolu dağlık bölgesini de içine alarak batıda Toros Dağları, doğusunda kadim Mezopotamya, batısında ise Doğu Akdeniz kıyısında bulunan Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, İsrail ve Filistin ile Mısır‘ın Nil Vadisine kadar uzanan tarihsel ve kültürel uygarlıklarla bezeli bir bölgedir.
Dünya haritası bağlamı üzerinden düşünüldüğünde bile gerçekten de -her anlamda- bu öyle “bereketli” kültürel bir kuşaktır ki dünya uygarlığı bu kültürel coğrafya üzerinden kurulup gelişen, insanlık tarihi de, dinler tarihi de, geçmiş kültür ve sanat tarihleri de, günümüz dünyasının değerleri ve birikimlerinin zemininde oluşmuş ve neredeyse tümüyle bu kuşak üzerinden hayat bulmuş gibidir.
Birkaç paragraf öncesinde de altını özenle çizmiş olduğum gibi bölgede çoğu birbirinden bağımsız olarak sürdürülen kazılarda ortaya çıkan bulgular üzerine yapılmış ortak bilimsel çalışmalar da gösteriyor ki bölge M.Ö. 9-10.000’li yıllarda dar ve sınırlı ilkel köy yaşamına ve bu yerleşim yerlerinin çevresinde zamanla tarımsal üretime geçildiği, hemen ardından da sulu (cıvık) tarımın başladığı artık yakından bilinmektedir.
Bu bağlamda adına uygarlık dediğimiz ilk ilkel yaratıcı yaşam kültürü ile son çağdaş yaratıcı kültürel yaşam da zaten bütün dünya üzerindeki bu tarımsal üretim alanları üzerinden can bularak gelişerek günümüzde büyük tarımsal üretim ve sanayi alanları olarak öne çıkacakmış gibi görünmektedir.
Türkiye / Suriye / Lübnan / Ürdün / Filistin / İsrail / İran / Irak / Pakistan / Afganistan / Suudi Arabistan / Yemen / Kuveyt / Umman / Katar / Bahreyn / Birleşik Arap Emirlikleri / Mısır / Libya / Tunus / Cezayir / Fas / Portekiz / İspanya / Fransa / İtalya / Slovenya /Hırvatistan / Bosna Hersek / Karadağ / Arnavutluk / Yunanistan / Malta / Kıbrıs vd.
Tarihsel olarak günümüzde bütün dünya yepyeni bir çağ evriliyor. Bu yeni ve tarihi önemdeki yeni çağ, insanlığın tıpkı geçmişte olduğu gibi -öyle ya da böyle- günümüzün yeni muhtemel kültürünü de üretmekle yeni bir çağdaş uygarlık oluşturma olanakları, görevleri ve şanslarıyla iç içe yükseliyor.
Evet, günümüzde bütün insanlığın önüne hiç de alışık olmadığımız yepyeni bir çağ geliyor ve bu çağın -Doğu-Batı demeden- yeni, özgün çağdaş sanat ve kültürü, hangi çağdaş uygarlık ya da kültür birikimleri üzerinden nerelerde ve hangi kültürel coğrafyalarda üretilecektir gibi tarihsel bir soruyla birlikte cevabın da yine bu büyük kadim bölgede gerçekleşeceği düşüncesinin iyice öne çıkmaya başladığı yepyeni bir süreçle karşı karşıyayız?
O yüzden de önümüzdeki bu yeni sürecin merak edilen bu alabildiğine temel sorusunun muhtemel cevaplarının tam da bu tarihsel büyük kültürel vahada ve noktada yeni çağdaş sanat ve tasarım alanlarıyla iç içe durduğunun altının çizilmesi gerekiyor.
Tam bu noktada İrlandalı şair, şiir kuramcısı ve oyun yazarı William Butler Yeats‘ın çağının çağdaşı bir şiir kuramıyla ilgili bir yorumuna atıfta bulunmak herhalde yerinde olacaktır?
Yeats’a göre ait olduğu çağın yeni ve özgün şiiri, farklı çağların bir zincirin halkaları gibi birbiri içerisine geçerek ve yine birbirine tutunacakları fakat yeni ve özgün/çağdaş yeni bir halka olarak ortaya çıkarak gerçekleşebilecektir ancak.
Yani çağının çağdaşı şiir bir yandan kendisinden önceki şiirin sonrakiler oraya tutunup eklenebilsinler diye bıraktığı ve aslında çoğu sözde şairin fark edemediği o küçücükmüş gibi görünen fakat alabildiğine yaratıcı, olanakları yüksek bu dilsel, imgesel, hakiki kültürel açıklığa tutunan, öte yandan da tıpkı bir önceki çağ şiirinin yapmış olduğu gibi kendisinin de bir sonrakilere tutunabilecekleri yeni olanaklı aralıklar bırakan yeni bir şiir olacaktır doğal olarak.
Yeats’ın da altını bilgece bir kuramla çizmiş olduğu gibi şiir nasıl yapılıyorsa düşünceler, bilgiler, kültürler ve uygarlıklar da benzer biçimde oluşuyor aslında.
Bu bağlamda burada söylenmesi ve altı mutlaka çizilmesi gereken en önemli ve belirleyici asıl kültürel insani ve toplumsal evrimleşme halkası, uygarlıkların da tıpkı şair ve şiir kuramcısı Yeats’ın söylemiş olduğu gibi bir dizi iç-dış gelişim üzerine kurulu çağsal halkalardan oluştuğu ve bunun günümüzde de benzer bir yol izleyerek dünden gelip geleceğe doğru tarihsel olarak hiç zaman aralığı bırakmadan -bazen fark edilemeyecek kadar yavaş bazen ise hızlı bir biçimde-yürüdüğü gerçeği ve bunun aynı zamanda farklı ulus kültürleri için de aynen geçerli ve benzer bir yolu izleyerek gerçekleştiği ve bu bağlamlar üzerinden devam edeceğidir.
Kesin olan şu ki: bunu fark eden kültürler üreterek, gelişerek, yaptıklarını gösterip paylaşarak ve bunların taşıdıkları kültürel değerleri koruyup aynı zamanda ortaya çıkmalarını teşvik ederek varlıklarını sürdüreceklerdir. Tarihin ve kültürün bu zorunlu işleyişini fark edemeyen ya da bunda geç kalan uyurgezer ve tembel kültürlerin ise ya sağa sola savrularak kendi yapılarını ve varlıklarını aşırı yoracakları ya da farkına bile varmadan bir zaman sonra tarih dışına düşerek yok olacaklarını öngörebilmek hiç de zor olmasa gerek.
Tıpkı geçmişte olan toplumsal dilsel kültürel kayboluşların zamanla ölüme sürüklenmesi gibi…
Bu edebi ya da tarihsel felsefi kültürel bağlam ve kuram üzerinden bakıldığında söz konusu ister kültürel, ister tarımsal ya da siyasi, ekonomik yaşamsal vaha, havza ve ovalarda yer alan başta Türkiye, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, İsrail, İran, Irak, Suudi Arabistan, Yemen, Kuveyt, Umman, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ile Akdeniz’in güney kıyılarında yer alan Mısır, Cezayir, Fas, Tunus ile Akdeniz’in kuzey kıyısında Avrupa’da yer alan Yunanistan, Yugoslavya, İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz vd. (hatta Kıbrıs ile doğuda Pakistan ve Afganistan dahi) birçok anlam ve bağlamda birbiriyle tarihsel kültürel ilişkiler üzerine kurulu zincirleme bir bütünlük oluşturmaktadırlar.


" Hangi tarihte yapıldığı saptanamayan iki Tarsus Şelalesi gravürü..."
Bu hem tarihsel, hem dinsel, hem felsefi, hem kültürel yaşam bağlantıları ve ilişkileri aynı zamanda bazen büyük “kültürel vaha” bölgenin hak ettiği, bazen de yeni bir çağa ait ve dolayısıyla büyük insanlık birikiminin ulusal ya da evrensel ortak tarihsel birikimidir de…
Burada altı çizilmesi gereken en önemli noktalardan birisi de -en azından entelektüel jargonda- Doğu-Batı diye ikiye ayrılmış görünen bu iki kültürel uygarlık bütününün ortak ana omurgasında her anlamda duran tek ülke olarak Türkiye’nin, içerisinde Tarsus ve Çukurova‘nın da yer aldıkları kültürel Anadolu‘nun tarihsel bir gerçeklik olarak da öne çıkıyor olmasıdır.
Bu nedenle Türkiye’nin her anlamda ayrıcalıkla bir tarihe, kültür birikimine ve doğal olanaklara ve geçmişe sahip olduğu herkesçe kabul gören tarihsel Çukurova Bölgesi ise hem yukarıda ismi anılan bölge ülkeleri hem de onlarla ilişki içerisinde bir gelecek çizgisine tarihsel olarak dahil olan Hatay, Adana, Mersin ve Tarsus ile diğer irili ufaklı tarihsel antik kentler ile bu tarihsel kültürel bağlamın hem uyumlu ve en yakın hem de birbiriyle iç içe geçmiş ana halkaları durumunda olmalarıdır.
Burada her şeyden önce, sanat, kültür, edebiyat, bilim, ekonomi ve toplumsal yaşam vb. bütün diğer yaratıcılık faaliyetleri üretiminin öncelikle ister geçmişin ister günümüzün isterse gelecekte yapılacak olan bütün insani toplumsal kültürel üretimlerinin böyle bir bütünlüklü sınırlar ötesini de kapsayan bir tanımlanmaya ve yeniden konumlandırılmaya ihtiyacı olduğunun görülmesi ve bunun altının yeniden yeniden çizilmesi gerektiğinin belirtilmesi gerekiyor.
GILGAMIŞ DESTANI’NDAN ÖNCE VE SONRA:
Anadolu’dan çıkıp sınırlarımızı aşarak Mezopotamya’yı suladıktan sonra Basra Körfezi’ne akan iki nehir: Fırat Ve Dicle…
Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nden çıkıp Türkiye sınırlarını aşarak tarihsel Anadolu’ya gelen ve Hatay’da Amik Ovası’nı suladıktan sonra Akdeniz’e dökülen bir nehir: Asi nehri…
İnsanlık tarihinin günümüze kadar gelebilmiş kadim tarihinin en eski ve ilk yazılı metni olarak tanımlanan Gılgamış Destanı, her ne kadar günümüzde insanlık tarihinin ilk ve tek anlatım formu olarak kabul görse de -doğru, yanlış ya da eksik- bir tür o tarihsel evrimleşme sürecinin de artık bilinebilir alanlarımıza giren sözlü / yazılı kültür tarihidir de aslında.
Okuyanlar ve yakından ilgilenenler bilecektir: destanın kahramanı Gılgamış’ın yaklaşık olarak M.Ö. 3.000-4.000’lü yıllar arasında Mezopotamya‘da kurulu Uruk kentinin kralı olduğu söyleniyor. Ünü günümüze kadar gelen ve krallığı döneminde birçok uygarlık ile kültür girişiminin yanı sıra tarihte ilk yaşlılar, gençler, kadınlar meclisi kavramlarını oluşturarak bizzat uygulayan efsanevi kral Gılgamış öldükten yaklaşık olarak 1000-1500 yıl sonra yine Mezopotamya’nın çığır açıcı buluşlarından birisi olarak tarihin önünü açan çivi yazısının keşfiyle birlikte dilden dile, kulaktan kulağa yayılarak gelmiş olan ayrıcalıklı kahramanlık öyküsü sözlü kültürden ilk yazılı kültür enstrümanı olarak ortaya çıkan çamur tabletler üzerine sonradan aktarıldığı artık kadim bilgilerimiz arasındadır.
Günümüzde değişik alanlarda yüz binlerce yazıya binlerce kitaba konu edilmiş olan Gılgamış Destanı‘nın elimizdeki yaygın versiyonun sözlü kültürden yazılı kültüre aktarılan farklı bölgelerde yazılmış ve dünyanın ilk kütüphanesi olarak da anılan günümüzde Irak sınırları içerisinde yer alan Ninova’daki tabletlerdeki benzer anlatıların Asur kralı Asurbanipal’in kültürel tarihsel korumacılığı ve emriyle dönemin en önemli şairlerinden Akad’lı ve bir tür Şeytan Kovucu “lakaplı” Sîn-lēqi-unninn (Ey Sîn! Duamı kabul et!) (Sîn Ay Tanrısı demektir!) yine M.Ö. 1300’lü yıllarda “yeniden yazım” yöntemiyle günümüze aktarıldığı da artık yine bilgilerimiz arasına kaydedilmiş bulunuyor.
Fakat elbette çivi yazısı ile yazılmış ilk metinlerin dışında bir de arkeolojik kazılar ve araştırma sonuçlarının da bütün insanlığa kazandırmış olduğu farklı birçok bilimsel bulgular ve düşünsel yeni bilgiler de söz konusu.
Yine bilindiği üzere ilk insanlar doğal olarak yaşamlarını vazgeçilmez bir biçimde ihtiyaç duydukları içilebilir su ve yenilebilir her türlü besin kaynaklarının yakınında sürdürmüş, böylece tahılı ve buğdayı keşfedip yeniden üretmeye başlayarak hem doğal ihtiyaçlarını karşılamış hem de keşfettiklerini zaman zaman tanrılaştırmış bazen de gerektikçe onlar için gerek küçük topluluklar, gerek kavimler gerekse kent krallıkları olarak birbiriyle savaşlara girişmekten kaçınmamışlardır. Tarihsel ekmek ve su önemini ve değerini fark ettirdikçe de, bereket ayinlerinde tanrılardan göndermesi için yakarılan hayat kaynağı olduğu gibi, tanrılar tarafından insanları cezalandırmak amacıyla gönderilen ateş, salgın hastalıklar, savaşlar, doğal afetler vb. bir tür tanrıların gazabının bir parçası olarak da öne çıkmışlardır çoğunlukla.
Yine önce Gılgamış Destanı içerisinde rastladığımız kadim Nuh Efsanesi ile sonraki ardışık süreçte ortaya çıkan Babil Efsanesi vb. tarihsel anlatıları da bu bağlamda günümüzde yeniden ele alma gereği vardır.
Bu bağlamda, içerisinde Mersin, Tarsus, Adana ve Hatay‘ı barındıran büyük Çukurova‘yı bir yay gibi çevreleyip kucaklayan Toros Dağları silsilesinde yer alan Bolkar Dağları‘ndan çıkıp Tarsus’un içinden geçerek kadim Kilikya/Çukurova topraklarını suladıktan sonra Akdeniz‘e dökülen Berdan Çayı/Irmağı, İç Anadolu Bölgesi’nden Kayseri / Pınarbaşı’ndan çıkıp Toros Dağları’nı aşarak Çukurova’ya inen Adana’daki Seyhan ile yine yaklaşık olarak aynı bölgeden çıkıp Kahramanmaraş‘ın Elbistan ilçesinden geçerek gelen Ceyhan ya da Antik Çağ’daki adıyla Pyramus nehirlerinin Çukurova’da, Lübnan’da Bekaa Vadisi’nin doğusunda yer alan dağlardan doğup Suriye’yi aşarak Türkiye’nin Hatay/Antakya’da Amik Ovası‘nı sulayarak Akdeniz’e dökülen Asi Nehri (Orontes ), Güneydoğu Anadoludaki Fırat ve Dicle nehirleri ile bu nehirlerin Mezopotamya bölgesinde oluşturdukları birbirine yakın ve hatta iç içe geçmiş kadim kültürler aynı dönemlerde, aynı önem işlev ve zamanlamayla birbiriyle her anlamda yaratıcı bir ilişkiler ağı yumağı oluşturdukları düşünülmelidir.
Bu bağlamda bu nehir ve ova kültlerine Mısır’daki kadim Nil Nehri’ni de rahatlıkla ekleyebiliriz.
Öte yandan başta Kur’an olmak üzere Ortadoğu’da kurulmuş bütün dinlerin dini kaynaklarında da yine benzer bir biçimde “Cenab-ı Hak cennetten beş nehir indirmiştir: Seyhun, Ceyhun, Dicle, Fırat ve Nil” vb. ifadelerin sıkça geçtiğini de yeniden hatırlamak ve hatırlatmak gerekecektir ki bu da aslında kadim insanlık tarihinin kalbinin attığı bu büyük bölgenin hem önemini hem birikimini hem de muhtemel gelecekteki pozisyonunu sahip olduğu siyasal, toplumsal, kültürel bölgesel olanaklar üzerinden yeniden incelenmesi ve yeniden kurulması gerektiği yönünde yeni bir şeyler söylüyor bizlere.
O yüzden de Çukurova bölgesi ile bütün bu kadim bölgelerin yanı sıra Akdeniz çevresini saran bütün ulus devletler dizisinin birbirine bağlanarak bir tür kendiliğinden doğal ortak tarihler, kadim bölgeler, yaklaşık kaygılar, anlamlar, kültürler, uygarlıklar siyasi kültürel ilişkiler ile tarihlere sahip gelecek ütopyaları olarak görülmesi bütün insanlık için birer çıkış kaynağı olacaklardır.


" Hangi tarihte yapıldığı saptanamayan iki Antakya gravürü..."
2010 yılında Güneydoğu Anadolu’da Mardin Artuklu‘da, Artuklu Üniversitesi için yeni yerleşim yeri olarak düşünülen alanda Orta Taş Çağı’na ait olduğu belirtilen tarihi kalıntılar bulundu. Buluntuların neredeyse toprağın yüzeyinde ya da çok derinde olmayan ve ana hatları bozulmadan günümüze kadar gelebilmiş olması arkeologlar tarafından hayli şaşırtıcı olarak değerlendirildi.
Yine aynı günlerde Suriye’nin Hama kentinde Belaas Dağı civarında yapılan arkeolojik kazılarda da M.Ö. 10.000’li yıllarda kurulmuş olduğu öngörülen çok eski bir yerleşim yerinin kalıntıları açığa çıkarıldı. Bu iki kadim komşu ülke Türkiye ve Suriye’nin de içerisinde yer aldıkları bölgede hemen aynı yıllarda yapılan her iki kazıda bulunan bu kalıntılar insanlığın göçebelikten yerleşik yaşama geçerken bıraktığı yaşamsal kültürel izlerin benzerleri olarak değerlendirildi.
Özellikle Hama kentinde keşfedilen antik yerleşim yeri mimarisinin Fırat havzası ve Filistin’de daha önce keşfedilen Neolitik Dönem kalıntılarından biraz daha farklı olduğu kaydedilmekle birlikte, Hama Arkeoloji Dairesi bu keşfin Suriye’deki (şimdiki sınırları içindeki) Neolitik Dönem tarihinin belgelenmesi açısından büyük bir önem taşıdığını açıkladı. Yapılan açıklamada M.Ö. 10.000-6.000 yıllar arasındaki dönemin insanlık tarihi açısından çok önemli olduğunu vurgulanarak, “Bu dönemde, göçebe taş devri topluluklarının yerleşik yaşama geçerek yerleşik yaşam merkezleri oluşturdukları” hatırlatıldı. Keşfedilen antik köyün muhtemelen tarımla uğraşan bir köy olduğunu belirten yetkililer, “tarım köylerinin taş devri topluluklarında belirleyici öge olduğunu ve avcılıktan yiyecek üretimine geçildiğini gösterdiği” açıklandı.
Yakın zamanda Urfa’da ortaya çıkarılan Göbeklitepe buluntuları dünya ve dinler tarihi açısından olduğu kadar Kutsal Kitapların yazdıklarını doğrulayan maddi buluntular olarak da özel önem arz ediyor…
Arkeologlar tarafından Paleolitik çağlara ait olduğu değerlendirilen Göbeklitepe buluntuları insanlığın uygarlığa geçişinin arkeologların ve tarihçilerin tahminlerinin çok daha öncesine ait zamanlarda başladığını kanıtlayan arkeolojik verileriyle başta insanlık tarihi bilimi olmak üzere bütün bilim tarihçilerinin de ilgisini üzerine çekmeye ve yeni yeni arayışları teşvik etmeye devam ediyor…
ÇUKUROVA! ÇUKUROVA! BİR ZAMANLAR KİLİKYA, MEZOPOTAMYA, NİL VADİSİ, ORTADOĞU VE AKDENİZ…
Ünlü seyyah, coğrafyacı, filozof ve tarihçi Amasyalı Strabon, antik çağda Kilikya olarak adlandırılmış bölgeden, “Coracesion’dan (Alanya), Kilikya-Suriye kapısına kadar uzanan Küçük Asya’nın güneydoğu kıyıları” olarak söz eder. Strabon’un bu tanımlamasını güçlendiren birçok kaynak ise tarihsel Kilikya‘nın, Antalya Alanya’dan başlayıp, Doğuda, Hatay Dörtyol’daki Kinet Höyük‘te son bulan, kuzeyden de Toros Dağları ve Doğu Akdeniz kıyılarıyla çevrili alanı kapsayan bilinen en eski, en yaygın yerleşim yerlerinin başında gelen bir antik bölge olarak öne çıkarıyor.
Bir dönem Tarsus’ta valilik de yapmış olan Romalı devlet adamı Marcus Tullius Cicero’nun tanımlamasıyla ‘tarihin babası’ olarak da kabul gören Halikarnas (Bodrum) doğumlu Yunanlı tarihçi Herodot ise 15. yüzyıldan itibaren artık ismi Çukurova olarak anılmaya başlanacak olan bu bölgenin başlangıçta Hypachoea diye adlandırıldığını, Fenikeli Age-nor’un oğullarından Cilix‘in bölgeye gelip yerleşerek bir devlet kurması üzerine de onun isminden ötürü bölgenin isminin Kilikya olarak anılmaya başladığını yazıyor.
Öte yandan yine Kilikya isminin ilk kez, Asur kaynaklarında ve tabletlerinde Chilakka olarak yazılı olduğu biliniyor. Bu nedenle bugün Kilikya adının Asur kaynaklarında özellikle Dağlık Kilikya için kullanılan Chilakka kelimesinden kaynaklandığı genel kabul görmektedir. Aynı Asur kaynaklarında Ovalık Kilikya ise Que olarak geçmektedir.
Görüleceği üzere Çukurova’nın, Çukurova olma yönündeki tarihsel kültürel toplumsal hikayesini aslında başta tarihsel Tarsus, Mersin, Adana, Hatay (Antakya) vd. bölge (Mezopotamya, Kuzey Afrika (Akdeniz’in güney kıyıları), Akdeniz’in kuzey kıyılarında, Ege Denizi ile birbirinin karıştıkları bölge mitolojileri üzerine ve o kadim tarihlere bağlayarak yeniden kurma formuna kavuşturmak hiç de yanlış olmayacaktır.
Peki, daha yazının (Çivi yazısı) keşfi ve dünyanın ilk yazılı metinlerinin ortaya çıkmalarından itibaren gerek arkelogların ve mitologların, gerek tarihçi ve filozofların, gerekse edebiyatçı ve sanatçıların Hatay (Antakya), Adana, Tarsus ve Mersin‘in de hem içerisinde yer aldığı hem de merkezinde durdukları bu kadim yüksek tarihsel kültürel bölgeye bu kadar ilgi duymalarının nedeni başka neler olabilir?
Şu rahatlıkla söylenebilir ki dünyanın hiçbir bölgesinde hiçbir kültürde tarihin hiçbir döneminde başta merkezi antik kent (başkent) Tarsus olmak üzere Çukurova‘daki tarihsel kültürel birikimler kadar farklı kültürlere ev sahipliği yapmış fakat yine de savaşa savaşa birbiriyle iç içe geçmiş kavimler, krallıklar, farklı dinlerin etkisi altında kalarak yaşamış ve bunu kendi içerisinde sentezleyip barındırmış, dün-bugün-gelecek bağlamında tarihsel kültürel katmanlar oluşturabilmiş hiçbir benzer bölge ya da kültürel vaha dünyanı hiçbir bölgesinde neredeyse yok gibidir.
Bölgenin sahip olduğu coğrafi konum, tarıma ve üretime dayalı bir yaşama uygun iklim koşulları, temiz doğal su kaynakları, bereketli toprakların ve havanın uygun olanakları nedeniyle insanlığın ilk üretim alanları olan tarım ve hayvancılık için birçok olanağı birden barındırması, doğu-batı, kuzey-güney ticaret ve ulaşım yollarının belirleyici ve önemli bir kavşağında bulunması ve böylece bu özelliğinin hem ekonomik hem siyasal bir çekim merkezi olarak öne çıkması tarih boyunca bölge için sürekli bir biçimde hem yaşamsal hem de gelecek öngörüsü yüksek sonuçlar yaratacaktır.
Gerçekten de dünyanın her bölgesinde oluşmuş uygarlıklar, tarih boyunca yalnızca barınma ve beslenme dürtüleriyle değil aynı zamanda öncelikle kendilerini güvende hissedebilecekleri coğrafyalara yerleşme eğilimi içerisinde olmuşlardır.
Bu bağlamlardan bakıldığında da başlangıçta Levant diye tanımlanan bölge Doğu Akdeniz kıyılarındaki yerleşim yerleriyle birlikte Mezapotamya, Güneydoğu Anadolu, Hatay ile Çukurova (Kilikya) (Hatay, Adana, Tarsus, Mersin vd.) ve diğer bölge yerleşim merkezleri başta olmak üzere bütün Anadolu toprakları ise göçebe toplulukların yeni yaşantı talebine cevap veren en uygun alanlardan biri olmuş, tarih boyunca önemli bir yerleşim ve uygarlık merkezi olarak kabul görmüştür. Dolayısıyla, şimdilik keşfedilebildiği kadarıyla neredeyse 10.000-12.000 yıllık tarih boyunca küçüklü büyüklü birçok devlet ve uygarlık bu bölgede kendini var edip ayakta kalmaya çalışmıştır.
Avustralyalı toplum bilimci, Arkeolog Gordon Childe, insanlık tarihinin bir tür günlük yaşamın acil ihtiyaçları ve bunun için gelişen ekonomik ilişkilerinin belirlediği zorunlu bir yol izlediğini, bu nedenle de ister istemez yaşamak için ilk zorunlu yaşam sığınağı mağaralardan açık hava alanlarına çıkarak avcılık ve gıda toplayıcılığı yaptığını, kendisine bu olanağı yeterince sağlamayan bölgelerden daha olanakları yüksek bölgelere zorunlu göçlere giriştiğini, o yüzden de önce göçebeliğe, sonra yerleşik kültüre ve yine oradan da tarıma, tarımdan da sanayiye doğru bir sürece evrildiği saptamasında bulunuyor. Bunun ise ancak iklimi ve toprağı uygun olan geniş vahalarda, akarsu boylarında olabileceğini belirtiyor.
Childe’ın kuramı göz önüne alındığında avcı-toplayıcı-göçebe yaşamdan adım adım önemli ölçüde ilkel üretime dayalı tarım merkezli yerleşik düzene geçiş tarihteki en eski ve önemli dönüşümlerden birisi olarak öne çıkıyor.
Neolitik Çağ ile başladığı düşünülen bu süreç Yakın Doğu’da Mezopotamya havzasında yeşeren ilk uygarlıklar ile Suriye, Finike, Lübnan, Filistin, Mısır ile bizde Güneydoğu Anadolu’da Şanlıurfa sınırları içerisinde yer alan Nevali Çori ve Göbeklitepe Höyükleri, Mardin Artuklu Üniversitesi‘nin yeni yerleşim arsasında, Batman’da Hallan Çemi Höyüğü, yine Suriye’nin kuzeyindeki Yukarı Fırat ve Dicle Bölgesi’nden biraz daha doğuda Körtik Tepe Höyüğü, Gusir Höyük, Hasankeyf Höyüğü, Çukurova Bölgesinde Antakya/Hatay Dörtyol’da Kinet Höyük, Adana merkezindeki Tepebağ Höyük, Ceyhan’da Tatarlı Höyük ve Sirkeli Höyüğü, Tarsus Gözlükule Höyüğü ile Mersin Yumuktepe Höyüğü vd. gösteriyor ki Childe’ın kuramını bu ortak geçmişe sahip yerleşim merkezleri de doğruluyor.
Doğu Akdeniz kıyısı boyunca yer alan ve sınırları henüz tam olarak kesinleştirilememiş olan geçmişte Levant, Hypachoea ve Kilikya adıyla anılan bu kadim kültürel bölgede yapılan kazılardan elde edilen arkeolojik bulgulara bakıldığında, Yontma Taş Çağı’nda (600.000-10.000) Filistin bölgesinde yaşamış olan bazı insan topluluklarının bir zamanlar Avrupa‘da yaşadıkları var sayılan Neandertal‘lar (M.Ö. 200.000 – 28.000) ile aynı kültürel gruptan oldukları ve arkeolojik kazılar sonucunda elde edilen bulgularla kültürel kodlarının birbirine benzer özellikler ve eşdeşlikler taşıdıkları saptanmaktadır.
Yontma Taş Çağı (Paleolitik çağ) ile Cilalı Taş Çağı (Neolotik Çağ) arası geçiş dönemi olarak da anılan ve insan topluluklarının avcılık ve doğadan gıda ürünleri toplayıp biriktirmeye başladıkları Orta Taş Çağı‘nda (Mezolotik Çağ) (M.Ö. 22.000 -10.000) bölgede tipik Neolitik dönem kültürü olarak bilinen bölgesel Natufi Kültürü‘nün egemen olduğu uzun bir süreç yaşandığı biliniyor artık.
O süreçte Natufiler henüz mağaralarda yaşıyor fakat bir yandan da -ilkel bir biçimde de olsa- artık tarımsal üretimle uğraşmaya başlamışlardı.
Öte yandan da kendilerine yakın ve yararlı olacaklarını düşündükleri bazı kullanılabilir hayvanları evcilleştirmeye, gıda için bugün de kullanılan arpa, buğday, nohut, mısır vb. tahıl ürünleri yetiştirip depolamaya, kendi kullanımları için kilden pratik kap-kaçak yapmaya ve grup ya da toplu yaşam için köyler kasabalar kurmaya girişmişlerdi.
Günümüzde bu süreçle ilgili arkeolojik kazılarda Filistin‘in Jerico bölgesinde M.Ö. 9.000 – 9.500 yıllarına ait olduğu bilimsel olarak da saptanan ve bu tarihsel çağsal evrilişi açık açık gösteren bulgular elde edildiği de biliniyor artık.
Burada ilginç olan benzer bir yeniden tarihlemenin ve bilgilenmenin yine Tarsus Gözlükule, Mersin Yumuktepe, Hatay Dörtyol Kinet Höyükleri ile küçüklü büyüklü önemli önemsiz benzer bazı başka kazılarda da ortaya çıktığının görülmesidir.
Burada yine dikkat çekici ilginç bir bilgi olarak Levant diye tanımlanan geniş kültürel coğrafyanın bir yandan Doğu Akdeniz kıyıları için kullanılan bir adlandırma olmasının yanı sıra bazı kültür tarihçileri ve arkeologların bu kültürel coğrafyanın sınırlarını tarihsel süreç içerisinde Toros Dağları’na kadar uzanan bir büyük Ortadoğu bölgesi olarak da tanımlamalarıdır. Yani Doğu Akdeniz kıyısında yer alan ve Levant Bölgesi olarak anılan coğrafya, batısında Akdeniz, güneyinde Arabistan çölleri, kuzeyinde merkezinde kadim Tarsus ile Antakya, Adana ve Mersin‘in bulunduğu Çukurova ve doğusunda Mezopotamya ile birlikte kültürel büyük bir uygarlık coğrafyadır aslında.
Natufi kültürü olarak da tanımlanan Paleolitik ve Neolitik çağlar arası geçiş dönemi olarak anılan ve insan topluluklarının avcılık ve ilkel tarım yoluyla gıda biriktirmeye de başladıkları bu dönem aynı zamanda bir canlı türü olarak ilk insanın artık yaşadığı ilk evi mağaralara sanatın en ilkel biçimi olarak beliren mağara resimlerini çiziktirmeye başladığı bir süreçtir de.
Bu bağlamda Hindistan’daki Bhimbetka mağaralarında 10 kilometrekarelik geniş bir alanda, yaklaşık 800 kaya barınağı bulunmakta ve bunların 500 kadarında mağara resimleri keşfedilmiştir.
Yine bu bağlamda İspanya’daki Altamira, La Pasiega, Maltravieso ve Ardales, Fransa’daki Chauvet ve Lascoux, Arjantin’deki ünlü Eller Mağarası, Endonezya’da Sulawesi Adasındaki bir mağarada, Bulgaristan’daki Magura Mağarası ile Türkiye’de Balıkesir Dursunbey’de, Delice köyünde yer alan Baltalıin ve İnkaya mağaralarından söz etmeden tarihsel zemin zamansız kalacağı kadar aynı zamanda eksik de kalacaktır.
HATTİ ÜLKESİ’NDEN (ASİA MİNÖR) KÜÇÜK ASYA’YA… / KÜÇÜK ASYA’DAN ANATOLİA’YA… / ANATOLİA’DAN (TURCHIA) ANADOLU’YA… / ANADOLU’DAN OSMANLI İMPARATORLUĞUNA / İMPARATORLUK’TAN CUMHURİYET’E: T Ü R K İ Y E ‘ Y E … / TÜRKİYE’DEN YAKIN ORTA DOĞU VE AKDENİZ ÜLKELERİNE…
LEVANT’TAN HYPACHOEA’YA / HYPACHOEA’DAN KİLİKYA’YA / KİLİKYA’DAN DA ÇUKUROVA’YA…
Anadolu, Çukurova ve Türkiye. Üçü de bazen zamansal ve tarihsel, bazen kavramsal ve anlamsal bazen de toplumsal ve kültürel olarak birbiriyle iç içe büyüyüp içerik kazanmış benzer ya da ardışık bir diz ilişkiler içinde oluşmuş ardışık kavramlar. Üçü de hem tarihsel ve kültürel hem düşündürücü ve cesaretlendirici hem de ilham verici destansı içeriklere felsefi kültürel iletilere sahip. Üçü de aynı coğrafi kültürel topraklar üzerinde iç içe geçerek oluşmuş toplumsal kültürel uzun bir sürecin dönüşümleri sonucunda oluşmuş bir uygarlığın somutlaşması.
Anadolu’nun uzunca bir süre önce Türkleşmesi, sonra da Türklerin önce Müslümanlığı ve 1923 yılında da Cumhuriyeti benimsemeleri tarihsel bir evrimleşmenin zorunlu sonucu olduğu kadar aynı zamanda bir tür yeni bir içerik ve form üretmesi de demek aslında.
Türkiye ismi, bilindiği üzere 12-13 Yüzyıllarda (içinde Floransa’da kurulu ünlü Ufizzi Müzesi”nin kurucusu Medici Hanedanlığının da yer aldığı) sanat, kültür ve bilim hamisi İtalyan tüccarların İpek yolu üzerinden mal getirdikleri yol güzergahında yer alan Anadolu için “Turchia” ve “Turmenia” olarak tanımlamalarından ileri gelmektedir.
Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre de bu iki kavramı aynı anda aynı niyetle aslında Venedikli, Cenovalı, Floransa’lı tüccarlar içinden mal geçirdikleri Anadolu toprakları diyarı için kullanmaktadırlar.
Bir başka bilgi kaynağı Prof. Dr. Abdulhaluk Çay’a göre ise “Turchia” kavramına ilk defa 6. Yüzyılda Bizans kaynaklarında fakat Anadolu’dan çok 9-10. Yüzyıllarda İdil/Volga nehrinden Orta Avrupa’ya kadar uzanan bölge için kullanılan kavramsal bir isimlendirme olarak rastlanmaktadır. Çay’a göre zaten Türkler isimlerini ait oldukları ülke isminden değil, ait oldukları ülke ismini kendi Türk kimliklerinden almışlardır ve bunun adı da o yüzden Türkiye‘dir.
Zaten Türkiye de Türk diyarı anlamı üzerinde zamanla oluşmuş çok daha yeni bir kavramdır.
Bilineceği, üzere üzerinde yaşadığımız topraklar yurt ya da kültürel olarak tanımlanmaya başlandığında çoğu zaman Anadolu, bazen de Türkiye olarak isimlendiriliyor. Birazcık dikkat edildiğinde ilkinin çoğunlukla bir önceki paragrafta sözünü etmiş olduğum ve geçmişi çok daha eskilere dayandığı için tarihsel kültürel bir sezgi ve zihinsel bir alışkanlıkla, ikincisi ise daha çok -farkında olunarak ya da farkında olunmadan içsel bir dürtüyle- üzerinde kurulu yeni ulus devletin resmi kimlik ismi olarak kullanılmaktadır.
Bunun temelinde ise esas olarak Türk ve Türkmen kavramları duruyor.
Yazılı kaynakların belirttiklerine göre Türk kavramı esas olarak Orta Asya kökenli ve o çağda yaygın bir yaşam biçimi olan göçebelik kültürünün en tipik ve etkili topluğu Oğuzlar kavminden, Türkmen kavramı ise aynı Türk kavmi Oğuzlar’ın bir bölümünün Müslümanlığı benimsedikten sonra onlar için kullanılan türetilmiş yeni bir kavram.
İsmi Yunan kültürü tarafından önceleri Anatolia (güneşin doğduğu yer/yurt), sonraları ise bu yurdun Türklerin egemenliğine geçmesiyle birlikte de sözcük Anadolu kavramına evrilecektir. Sözü edilen yer/yurt ise coğrafi olarak “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket” (Nazım Hikmet) hem coğrafi hem de kültürel olarak Asya kıtasının uzantısı bir yarımada biçimindeki Anadolu Türkiye’sidir.
Bilinebilir tarihi içinde başlangıçta üzerinde çoğunluk olarak Hitit kavimleri yaşadıkları ve egemen oldukları için bu yarımada formundaki Anadolu yurdunun ilk ismi ise Mezopotamya kültürlerine ait Akad tabletlerinde Hatti Ülkesi olarak geçmektedir.
Tıpkı uzun bir tarihsel geçmişe sahip olan Tarsus’ta olduğu gibi bölge topraklarına sonradan gelip yerleşen kültür ve uygarlıklara göre ise herhangi bir tarihsel sıralamaya tabi tutulmadan bu yarımada biçimindeki yer/yurt’un diğer isimleri ise Küçük Asya (Asia Minör), Anatolia, Turcia, –Bir ara kısmi olarak Diyarı-Rum (Rum Ülkesi)- Anadolu, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye olarak anılmaktadır artık.
Fakat yine de Anadolu ismi yaygın olarak Orta Asya kökenli Oğuzlar‘ın bir kolu olan Selçuklu Sultanı Alparslan tarafından 11. Yüzyılda bölgeyi Malazgirt Savaşıyla (1071) ele geçirdikten sonra konuşulmaya başlanmış ve halen de sürmekte olan kadim bir isim olarak günümüzde de halen de tarihsel, kültürel bir ulus bilinciyle devam etmektedir.
Malazgirt zaferini takip eden ilk 100 yıl boyunca Türkler beylikler halinde Anadolu’yu askeri olarak tamamıyla fethetmekle uğraştılar. Bu 100 yıllık uğraşın sonunda Anadolu’da farklı Türk beylikleri arasında bir siyasi birlik sağlandıktan sonra da yoğun bir bilimsel, düşünsel, kültürel vb. ticari faaliyetlere girişerek devlet kurma ve yaşatma yöntemlerini geliştirip olgunlaştırdılar. Bunu yaparlarken de bir yandan göçerliklerini sürdürürken bir yandan da çok çok önceden farklı Türk kavimlerinin Müslümanlık dinini benimsemeye başlama süreçlerini esas olarak ve süreçleri aşarak bölgedeki diğer dinlere, kültürlere ait yerleşik halkla uyum içinde bir yaşam kurmaya giriştiler.
Ünlü Türk anlatısı Oğuz Kaan Destanı‘na göre 24 boydan, Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk isimli kitabında yazmış olduğuna göre ise 22 boydan oluşan Oğuzlar kavmi, Orta Asya kökenli bir Türk boyundan gelmekte olup Malazgirt zaferi ile birlikte Anadolu’ya kalıcı olarak yerleşmeleriyle sonuçlanacak ve böylece bu büyük tarihsel kırılma hem bölgesel hem de bütün dünya tarihinde tarihsel bir yeni çağın kapısını aralayacaktır.
Sonradan Müslümanlık dinini benimsedikten sonra isimleri Türkmenler olarak anılacak olan Oğuzlar Kavmi tarih boyunca gerek Orta Asya, gerek Balkanlar, gerekse Anadolu toprakları vb. olmak üzere, farklı farklı bölgelerde bir çok devlet kurdular. Selçuklu Devleti, Büyük Selçuklu İmpratorluğu, Anadolu Selçuklu Devleti, Türkmen Beylikleri, Atabeylikler, Harzemşahlar, Kara-koyunlular, Ak-koyunlular, Anadolu Beylikleri, Osmanoğulları, Ramazanoğulları, Karamanoğulları, Dulkadiroğulları vd. Osmanlı Devleti ve İmparatorluğu, Türkiye Cumhuriyeti, Türkmenistan vd. bunlardan en önemli ve etkileri olan farklı içerikleri ve formlara sahip devletler olarak öne çıkıyorlar.
Oğuzların (Türkmenler) bazı kolları zamanla konar-göçer göçebe toplulukları olmaktan çıkıp Anadolu’da yerleşik bir hayat kurmaya geçerlerken bazıları ise konar-göçer hayatlarını sürdürmeye devam edeceklerdir.
İşte bu konar-göçerlik zamanında Oğuz Türkmenlerinin Toros Dağlarını aşıp güneye Akdeniz kıyılarında yer alan Kilikya‘ya (bugünkü Çukurova) inmeleri sırasında, henüz Torosların eteklerindeyken sürpriz bir biçimde önlerine serilen ve Homeros’un ünlü İlyada destanında Bellerophontes‘in gezindiği “Aleian düzlüğü” diye tanımlayarak andığı “düz ova” Toros Dağları yamaçlarından bakıldığında sanki çukurdaymış gibi göründüğü için “Çukur” ya da “Çukurova” ismini yakıştırdıkları ve bu ismin zamanla bu söyleyiş haliyle kabul görerek kalıcı hale geldiği belirtilmektedir. Toros Dağları’nın yamaçlarından kıvrıla kıvrıla o “çukur”a inildikten sonra, dağların arasından bu düzlüğe inen Seyhan, Ceyhan ve Berdan ırmaklarının sularıyla beslenen ve Homeros tarafından da “Aleian düzlüğü” olarak anılan Çukurova gerçekten de Akdeniz’e kadar uzanan bu bereketli topraklar Türkler için hep “ÇUKUROVA” olarak bilinmiş ve günümüze kadar da bu isimle devam etmektedir.
Bilindiği üzere bölgede gerçekleştirilen çok sayıdaki arkeolojik kazılardan yazılı kaynaklara geçen bilgilere göre Antik Çağ’dan Orta Çağ’a ve 15. Yüzyıla yani Türklerin Anadolu’yu tümüyle egemenlik altına almalarına kadar Çukurova’ya uzunca bir süredir Kilikya denilmektedir.
Çukurova ismine ise tıpkı Oğuzların ovayı ilk gördükleri ve ister istemez ağızlarından çıktığı gibi ilk defa 15. ve 16. yüzyıla ait Türk ve Arap kaynaklarında da resmi olarak aynen yer aldığı görülmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun 1530 tarih ve 998 numaralı vilayet muhasebe defterinin bir bölümünde Çukur-abat Vilayeti’nden söz edilmekte, bu vilayetin ise Adana, Sis (Kozan), Üzeyr (Payas) ve Tarsus Sancaklarından ibaret ve meydana geldiği yazılmaktadır.
Osmanlılar 15. Yüzyılda Anadolu‘nun önemli bir bölümünü ele geçirdiler ve 16. yüzyılda ismi artık bazı tarihsel kayıtlarda da yer almaya başlayan Çukurova isminin, Türklerin Anadolu’da egemen olmaya başlamalarıyla birlikte 17. yüzyılda Karacaoğlan’ın türküleriyle birlikte halk kültür diline de geçmeye başlaması, konunun tarihlenmesi ve bölgenin doğal zenginliğinin anlatılması bakımından da oldukça önemli bir bilgi kaydı olarak düşülmelidir.
Bu durum artık bölgenin isminin Kilikya‘dan Çukurova‘ya evrilmesinin tescillenmesi ve ilanı da olacaktır bir bakıma.
Bölgenin tarihsel halk ozanı Karacaoğlan’a kulak verelim:
- Çukurova bayramlığın giyerken / Çıplaklığın üzerinden soyarken /
Şubat ayı kış yelini kovarken / Cennet dense sana yakışır dağlar
- Ağacınız yapraklarla donanır / Taşlarınız bir birliğe inanır /
Hep çiçekler bağrınızda gönenir / Pınarınız çağlar, akışır dağlar
- Rüzgar eser, dallarınız atışır / Kuşlarınız birbiriyle ötüşür /
Ören yerler bu bayramdan pek üşür / Sümbül niçin yaslı bakışır dağlar
- Karacoğlan, size bakar sevinir / Sevinirken kalbi yanar, gövünür /
Kımıldanır hep dertlerim, devinir / Yas ile sevincim yıkışır dağlar.”
Çukurova, gerçekten de ve her anlamda Hititler’den, Pers’lere, Mezopotamya kültürlerine, Yunanlılardan (Helen) Romalı’lara, Anadolu Beylikleri’ne, Osmanoğulları’na, Osmanoğulları’ndan Osmanlı İmparatorluğu’na, İmparatorluktanda yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne olmak üzere henüz keşfedilebilmiş bilinebilir tarihiyle gelmiş geçmiş birçok kültür ve uygarlığın büyük bir vahası durumundadır.
Bölgede, yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalar sonucunda tarih boyunca çok sayıda farklı uygarlık ile devlet, krallık, beylik, padişahlık, imparatorluk vb. gibi çok çeşitli siyasi toplulukların bölgeyi egemenlikleri altına alıp yeniden yeniden biçimlendirdikleri bir zincirin halkaları gibi birbirine sıkı sıkıya bağlı ve iç içe geçmiş tarihsel uygarlıklar yaşanmıştır.
Sümer (M.Ö. 4.000) Hurri (M.Ö. 3000), Luvi (M.Ö. 2.300), Asur (M.Ö. 2025), Hitit (M.Ö. 2.000), Kizzuvatna (M.Ö. 2.000), Babil (M.Ö. 1894), Mitanni (M.Ö. 1500), Arzava (M.Ö. 1.680), Que (Kue) (M.Ö. 1000), Hilakku (M.Ö. 1000), Urartular (M.Ö. 900), Roma (M.Ö. 638), Pers (M.Ö. 550), Ermeni (M.Ö. 510), Syennesis (M.Ö. 386), Bizans (M.S. 395), Helen AntikYunan (M.Ö. 333), Selevkos (M.Ö. 312), Kilikya (M.Ö. 103), Abbasiler (750), Selçuklular (1035), Memlûkler (1250), Karamanoğulları Beyliği (1250), Dulkadiroğlu Beyliği (1298), Osmanoğulları Beyliği (1299), Osmanlı İmparatorluğu (1302), Ramazanoğulları Beyliği (1352), vd. uygarlıklar, kültürler ya Anadolu’da değişime dönüşüme uğramışlar ya da yeniden yeni uygarlık formları olarak kurulup gelişmişlerdir.
Osmanlı Devleti, 18. yüzyılda gerek Anadolu topraklarında gerekse Anadolu dışında kalan bölgelerde henüz göçebe hayatı yaşayan Türkmen aşiretlerini bir araya getirip on ayrı bölgede yerleşik yaşama geçirerek egemenliğini daha da pekiştirecektir.
Öte yandan yaygın bir kanı olarak dünyanın ilk yerleşim yerlerinden olduğu sonucuna varılan hemen her yerde rastlanan M.Ö. 10.000-5.000 yılları arasında uzun bir geçmişe işaret eden çok sayıdaki höyüğe ev sahipliği yapan kadim Anadolu birçok bağlamda daima yeni yeni uygarlık formlarının da ana yatağı, asıl yaratıcısı konumunda olmuştur. İnsanların avcı-toplayıcılıktan yerleşik düzene geçmesini sağlayan tarım ve hayvanların ehlileştirilmesi gibi adımların izlenebildiği merkezler Çukurova’nın her köşesinde aynı ve benzer önemde yer almaktadır. Dini, ticari ve kültürel açıdan önemli bu yerleşimlerin tarihinin ise haklı olarak M.Ö. 10-12000 yıllarına kadar indiği tahmin edilmektedir.
Bilinen en eski buğday ekimi bilgisinin Urfa’nın Nevali Çori höyüğünde yapılan kazılarda elde edilen bulgulardan da yola çıkılarak bu bölgede ve yaklaşık olarak o yıllarda gerçekleştiği artık bilgilerimiz arasında. Bu merkezi tipik yerleşim alanlarında sürdürülen arkeolojik kazılarda elde edilen kalıntılar her ne kadar şimdilik M.Ö. 9000’lı yıllara uzansa bile, arkeoloji dünyasında zaman zaman “Arkeologlar biraz daha uğraşsalar çok daha eskileri de keşfedilebilir”’ tezini savunanları haklı çıkarırcasına buğdayın besin toplayıcı kavimlerde ateşte kavrulup yeniliyor olduğu dönemlerin M.Ö. 23.000’li yıllara kadar vardığı bilimsel olarak zaten saptanmış durumda.
Ateşin keşfinin 1.000.000 yıl önceye, kontrol altına alınıp kullanımımın ise 300.000 yıl öncesine kadar indiği düşünülürse aslında şu ana kadar ancak arkeolojik kazılarla ulaşılabilen bilgilerin dahi ileride nasıl değişikliklere uğrayabileceği elbette öngörülebilir bir durumdur.
Mekanik Aklın Yaratıcılığından (Tasarım)… Duygusal Aklın Akışkan Ve Salınımlı Yaratıcığına (Sanat)…
Yakın Doğu ve Akdeniz Kültürlerinden… Dünya Kültürlerine… İlk Mağara Resimlerinden Ya da “Güzel Sanatlar”dan… Güncel Çağdaş Sanatlara…
Bir zamanlar (M.Ö. 3.500 – M.S. 2.000) bütün insanlık tarihinin merkezinde, etrafını çevreleyen farklı etnisite, ulus, din, düşünce, sanat, kültür ve uygarlıklarla çevrili Akdeniz ile birbiriyle iç içe geçmiş oldukları bir tür Adalar Denizi olarak algılanması gereken Ege Denizi…
Dünya tarihinin hiçbir döneminde ve hiçbir bölgesinde tarihsel kültür üretiminin hiçbir aşamasında bu iki deniz kadar kültür ve mitoloji üretmiş bir başka deniz ya da kültürel kaynak bulmak mümkün müdür sorusu hala tartışma konusu olmayı sürdürüyor.
Bu ayrıcalıklı konum -her ne kadar geçmişteki kadar görünür olmasa da- günümüzde de halen aynı canlılıkla devam etmektedir.
Hemen hemen aynı tarihsel süreçte ortaya çıkan Tarsus / Çukurova / Yakın Doğu ve Akdeniz havzalarının coğrafi ve kültürel olarak hem Doğu-Batı bağlamında tam ortasında hem de bir parçası oldukları eşdeş zamanlı Mezopotamya‘da bile bu kadar çok farklılıklar ve mitolojiler üretilip üretilmediği araştırılması ve tartışılması gereken halen güncel bir konudur.
Bu uzun tarihsel zaman aralığında sanatın günümüzdeki çağdaş sanattan çok, 1870’li yıllarda İngiltere’de dönemin en etkili sanat eleştirmenlerinden, sanat eğitimcisi ve ressam John Ruskin’in tanımlamasıyla bir tür “mekanik aklın yaratıcılığı (tasarım)” aşamasının sanat, bilim, kehanet ve güneş tanrısı olarak da bilinen Zeus’un oğlu Apollon miti ile yine onun kardeşi olduğu yazılıp çizilen ve aslında “Şarap Tanrısı” olarak kabul gören ve yine Ruskin tarafından “Duygusal aklın yaratıcılığı (sanat)”nın tanrısı Dionysos miti arasındaki tarihsel kırılma da yine Akdeniz mitolojileri Akdeniz ile Ege Denizi kesişmesi içerisinde gerçekleşecektir.
Yine Yunan Mitolojisinde önemli bir yer tutan ve günümüz anlamındaki ilk erken sanatçı tipinin belirmesi bağlamında algılanması gereken Girit Adası’nda yaşandığı söylenen İkarus Efsanesi ise bu kırılmanın en tipik kült örneklerinden biri olarak öne çıkar.
Sanat Tarihi bu mitolojik efsaneyle ilgili başta Pieter Bruegel, Peter Paul Rubens, Marc Chagall olmak üzere sanat tarihinin birçok usta isim önemli tarihsel resimler yapmışlardır.
Unutulmasın ki bu büyük tarihsel evriliş de, bu usta ressamların kafalarını taktıkları ünlü efsanenin coğrafi mekanı Girit Adası da yine Anadolu, Yakın Doğu ve Akdeniz üçgeninde yer almaktadır.
Neredeyse bütün insanlık kültürünün ve tarihinin Doğu-Batı ekseninin tam merkezinde bulunmuş bu iç içe geçmiş tarihsel kültürel bölge, bu olanakları alabildiğine yüksek pozisyonunu halen de sürdürüyor olduğu gibi gelecekte de sürdürmeye devam edecek gibi görünmektedir.
Peki o zaman bu büyük “bereketli hilal sarmalı”nın çağımızdaki muhtemel toplumsal, kültürel çağdaş karşılıkları neler olacaktır ve bu bağlamda bu yeni kültürel üretimin merkezi öncüsü olmaya bölgedeki hangi kültürler aday görünmektedir?
Bu bağlamlar üzerinden bakıldığında bile Hatay / Adana / Tarsus / Mersin dörtlemesinin bir yandan kendi coğrafi kültürel bölgelerini zenginleştirme bir yandan da bu büyük tarihsel kültürel coğrafi kadim uygarlık birikimlerinin üzerinden muhtemel bir gelecek kurma gibi bir büyük ütopyayı gerçekleştirme şanslarının en olanaklı zamanı olduğunu söylemek hiç de abartı sayılmayacaktır.
İşte, TARSUS KÜLTÜR GİRİŞİMİ İNİSİYATİFİ ve onun öncülüğünde kuruluyor olan ÇUKUROVA ÇAĞDAŞ SANAT KÜLTÜR VE EĞİTİM VAKFI tam da bu amaçla alana çıkıyor ve önüne 8-10 yıllık bir zaman aralığı açarak bu büyük insani, toplumsal, bölgesel kültürel zemin üzerinde hiçbir siyasi parti, grup, kişi, görüş ve inancı dışlamadan TARSUS merkezli oluşuyor.
Bütün bu yukarıdan beridir anlatılan ne varsa Çukurova‘nın, Yakın Doğu‘nun, Akdeniz ve Ege Bölgeleri kültürlerinin geçmişi ve muhtemel öngörüleri bir bakıma.
Şimdi ise hem dünya hem çevre kültürler hem Türkiye hem de Çukurova olarak yepyeni bir tarihsel sürece evrilmiş durumdayız.
O yüzden şimdi bizim öngörülebilir bir kültürel geleceğe ihtiyacımız var ve hep birlikte tam da o noktada duruyoruz.
Önümüzdeki temel soru şu: Tarsus Kültür Girişimi İnisiyatifi ve Çukurova Çağdaş Sanat Kültür ve Eğitim Vakfı yalnızca TARSUS ve ÇUKUROVA’nın mı yoksa bütün Anadolu / Türkiye, Yakın Doğu ve Akdeniz Bölgesi kültürlerinin yeni, yepyeni bir kültürel sıçramaya geçmesine kapı aralamasına mı yol açacaktır?
Ya da doğal olarak her ikisine de birden mi?
Kara yoluyla Hatay (Antakya), Adana ya da Mersin‘den yola çıkıp da başkent Ankara, kültür başkenti olmaya soyunmuş İstanbul ya da İç Anadolu’nun başka bir yerine ulaşmak için mecburen önce Tarsus’a gelip oradan da Toroslar’a tırmanan yamaçlardaki Kayadibi, Kurbanlı, Sağlıklı, Yeniköy, Taşobası vd. köylerini geçerek ya da yine Ankara ve İç Anadolu’nun herhangi yerinden kalkıp da Toroslar’ı aşıp yine aynı köyleri geçip Çukurova’ya inmek isteyen herkesi düşündürüp heyecanlandırması gereken büyük bir gelecek ütopyası bu.
Tıpkı, 15. Yüzyılda Türk kavimlerinin yaptıkları gibi…
Bu aynı zamanda Anadolu’nun diğer merkez kent ya da bölge kültürlerinin Toros sıradağlarını aşarak Çukurova’ya, Çukurova’nın da yine aynı dağları aşarak hem Anadolu’nun diğer kültürlerine, hem de Yakın Ortadoğu ile Akdeniz’in güney kıyıları ile kuzeyinde yer alan Akdeniz kültür merkezlerine zamanla gerçekleşecek olan büyük bir kültürel alışveriş vahası kurma girişimidir.
Çukurova, her şeyden önce bütün geçmiş tarihi boyunca olduğu gibi hem bir üretici, toparlayıcı, birleştirici çoğul kültürel bir coğrafya olarak hem toplumsal sosyal ekonomik vb. bir coğrafya hem de birçok çağa, kavramsal Doğu’ya Batı’ya, farklı kültürlere yakın, alan veren ve yayılan kültürel bir bölge.
Şimdi bu büyük “Bereketli Hilal”ın önemli bir parçası olan tarihsel Antakya/Hatay, Adana, Tarsus ve Mersin hak etmiş olduğu yeni çağdaş sanat ve kültürü ile onun simgesel büyük kurumu Çağdaş Sanatlar Müzesi’ni bekliyor.
Eğer başta Tarsus olmak üzere Çukurova bölgesi böyle bir çağdaş sanatlar müzesini kurabilirse bu müze aynı zamanda Türkiye’nin ilk ULUSLARARASI ÇAĞDAŞ SANATLAR MÜZESİ olacaktır.
12 Kasım 2020
Ekrem Kahraman












