ÇUKUROVA ÇAĞDAŞ
TARSUS! TARSUS! Tarsos / Tarseus / Tarsós / Tr̥sós (Baal Tarz) / Tersîs / Tarsûs / Tarasus / Terasus / Tarsa / Tarsians / Tarsous / Tarsu / Tar-şa (Uru -Tar – Sa) / Tarse / Tarzi (Tarzu) / Tarasis / Tharsis / Tarzı / Tarz (Tepei) / Tarsi / Tarhunda / Tarhunt / Efsus / Arsus / Tersîs / Tarsis / Tarhon / Tarkon / Tersi / Tersein (Tarsein) / Tepikon / Aratos / Aratus / Parthenia / Kizzuwatna / Iuliopolis /Andrasos / vd.
Tarihsel bir sıralamaya tabi tutulmadan bir araya getirilmiş bu harf kümeleri bugüne kadar – başta Tarsus Gözlükule Höyüğü olmak üzere- Tarsus ve çevresinde yapılmış ve halen de sürdürülmekte olan arkeolojik kazılardan elde edilen bulgular ile bunlar üzerinden arkeologlar, araştırmacılar, tarihçiler, yazarlar, siyaset ve kültür bilimcileri tarafından kaleme alınmış tarihçe, tarih ya da felsefi metinlerden derlenmiş tarihsel Tarsus‘un gelmiş geçmiş isimlerinden yalnızca bazıları…
Üzerinde çok sayıda tarihçe yazılmış olan fakat bilimsel anlamda henüz keşfi tamamlanmamış Tarsus’un tarihi, yazılı kaynaklarda geçen tarihlemelerden çok daha uzun bir geçmişe dayandığı (yaklaşık olarak 10.000 -12.000 yıl kadar) düşünülebilir. Çünkü Tarsus yalnızca Tarsus’tan ibaret olmadığı gibi merkezinde yer aldığı Çukurova Bölgesi‘nin de içinde bulunduğu büyük tarihsel kültürel uygarlık katmanlarından ayrı düşünülemeyecek kadar engin, yoğun ve tarihsel bir geçmiş birikimine sahip…
Yazının keşfinin günümüzden 5.000-5.500 yıl öncesinde gerçekleştiği hatırlandığında böylesi bir tarihlemenin nasıl bir tarihsel zeminde durduğu elbette yine de zorlu ve dikkatli bir tartışma alanı olarak önümüzde duruyor. Buna insanlığın genetik yaşının 1.500.000 yıla kadar indiği bilgisi de eklendiğinde karşımıza henüz büyük bir bilinmezlikler tarihi çıkacaktır.
İlk tarihsel insanın 300.000 yıl kadar önceleri Afrika‘da Homo Sapiens‘le başlayıp, 5.000 yıl öncesinde çivi yazısı ile tarih yazımının başlangıcına kadar inen (bir başka deyişle bilinebilir Orta Paleolitik – Eski Taş Devri) dünya tarihinin başlangıcına kadar uzayan süreyi kapsayan uzun bir zamandan söz ediyoruz.
Etimolojik olarak bakıldığında başlıktaki bu isimlendirmelerin aslında Tarsus’un tarih boyunca doğudan batıya, kuzeyden güneye gerçekleşen toplumsal değişimlerin, siyasal, toplumsal, düşünsel, kültürel etkilerle binlerce yıllık bir birikimle ortaya çıktığı söylenebilir.
Böyle olduğu için de Tarsus’un neredeyse bütün insanlık tarihinin farklı kültürler ve dillerle yapılmış ortak simgesel uygarlık tarihçesiyle dünyanın her tarafında tanınıp bilinen dünya tarihinin en önemli ve kadim kentlerin başında geldiğini söylemek gerekiyor.
Burada altı özenle çizilmesi gereken asıl nokta ise; Tarsus’un ilk kuruluşundan itibaren kent olarak isminin neredeyse hemen hiç değişikliğe uğramadan günümüze kadar aynı değer ve anlamlarla gelebilmiş Yakın Ortadoğu, büyük Akdeniz havzası, Çukurova, Anadolu ve hatta bütün dünyanın
en eski kültür birikimine sahip, kadim kentlerden biri olarak günümüze kadar gelmiş olmasıdır. Öyle ki dünyanın başka hiçbir kültürel tarihsel bölgesinde hiçbir kent tarihi boyunca bu kadar çok isim değişiklikliğine uğramamış fakat öte yandan da birbirine uzak ya da zıt kültürler olmalarına karşın yine de benzer kavramlar üzerinden kültürel bir isimlendirmeye tabi tutulmamıştır?
Belirli bir tarihsel akış sırası gözetilmeden başlıkta yan yana getirilmiş olan ve bilinen en az 5.000 – 10.000 yıllık tarihsel isimlendirme katmanları bile; Tarsus’un taşıya geldiği kültürel önem ve tarihsel geçmişiyle ilgili oldukça önemli ipuçları vermektedir.
Kentin kendisi de dahil, farkında olunsun ya da olunmasın, Tarsus geçmişten bugüne oluşmuş karşılıkları günümüzde de bulunan ve zihni açık bir bakışla rahatlıkla gelecekte de sürecek olanı şimdiden öngörülebilecek bütün insanlığa ait kültür ve uygarlık geleneklerinin hem ürünü hem de üreticisi konumunda olduğu biliniyor artık.
Doğal olarak bu bağlamda bakıldığında toplumsal kültürel tecrübelere sahip olanakları alabildiğine yüksek “kültürel bir gelecek merkezi” olmaya aday bir kent örneği olarak karşımızda duruyor.
Kolayca anlaşılacağı üzere bu yazı bir tarihçe değildir. Fakat yine de hem bir tür “tarihçe” formatı taşımayan ama yeni bir kültürel uygarlık tarihçesi hem önümüzdeki süreçte hem Tarsus hem de içerisinde yer aldığı büyük kültürel coğrafi çember Çukurova – Yakın Ortadoğu ve Akdeniz bölgesine muhtemel bir gelecek ütopyası bağlamında zemin oluşturmaya yönelik ve alabildiğine eski yeni olanaklarla yüklü tarihsel, kültürel dayanaklara zorunlu bir işaret etme denemesidir.
William Shakespeare / Sir Gawain ve Yeşil Şövalye / John Milton / Victor Hugo / Piri Reis / Evliya Çelebi / Sir William Ramsay / Strabon / Homeros / Yaşar Kemal / Orhan Kemal / Amin Maalouf / Vd…
Ünlü İngiliz şair ve oyun yazarı William Shakespeare’in 5 perdelik oyunu Pericles, Hatay’ın merkez ilçesi Antakya’nın kurucu kralı olarak anılan Antiochus‘un güzelliğiyle ünlü biricik kızına talip olmak üzere sarayına konuk gelen Sur (Tyre) Prensi Pericles‘in (Pericles aslında kenti ziyaret sahnesiyle açılır.
O tarihlerde ismini kurucu kralından alan Antakya (Antioch) Suriye’nin oldukça güçlü, önemli, ünlü ve egemen bir kenti. Sur ise Doğu Akdeniz kıyısında bugünkü Lübnan’ın bulunduğu bölgede, Finike sınırları içerisinde yer alan küçük bir liman kentidir. Antakya Kralı Antiochus güzelliğiyle ünlü kızı ile evlenmek isteyen kral ve prenslere daha baştan tuzak sorular sorarak onları ölümle cezalandırmakta ve aslında kızını hiç kimselere vermek istememektedir. Sur Prensi Pericles de herkes gibi bunun farkına ancak Antiochus‘un sarayında kralla görüşmesi sırasında anlayabilecek ve önüne konulan ölümcül cezadan kurtulmak amacıyla kendisine de sorulan sorunun cevabını biraz düşünmek istediği gerekçesiyle Antiochus’tan süre ve izin isteyip Sur’daki sarayına geri döner.
Dönüş yolunda ustaca planladığı gibi hiç zaman kaybetmeden küçük donanmasıyla o dönemin en güçlü ve güvenli bölgesi Kilikya‘nın gözde başkenti olan ve o tarihlerde Akdeniz’in büyük bir limanı olarak anılan Tarsus limanına gelerek kentin valisine sığınır. Kent o dönemin en güçlü, görkemli ve her anlamda cazibesi yüksek ve yaşamıyla ünlü bir başkent olarak oyunun ilerleyen birçok
sahnesinde karşımıza çıkmaya devam edecektir. Oyun, ağırlıklı olarak Tarsus‘un yanı sıra bölgede yer alan Antakya, Sur, Efes ile yine Doğu Akdeniz sahillerinde kurulu birbirine bağlı beş kentten oluşan Pentapolis kentlerinde geçer.
Efes dışında kalan sözü edilen diğer kentler, bilindiği üzere o dönem “Levant” adıyla anılan Doğu Akdeniz kıyılarından başlayıp, doğuda Mezopotamya, batıda Doğu Akdeniz, güneyde Arabistan çölleri ve kuzeyde ise günümüzde artık Çukurova diye anılan bölge ile Pamfilya (Antalya) ovasının Alanya tarafında yer alan kısmının da dahil edildiği Toros Dağlarıyla çevrili büyük bir tarihsel bölgede yer almaktadır.
(İslam Ansiklopedisinde yer alan bir rivayete göre, Hz. İsa bölgedeki birçok kente gizlice gitmiş ve bir süre de Sur kentinde kalmıştır. Ayrıca 12 havarisi kadar yakın olduğu ve güvendiği söylenen yol arkadaşı (elçi) Aziz Saint Pavlus’un Tarsus’ta bir kilise inşa ettirdiğinden söz edilmektedir.)
Tarihsel zaman M.Ö. 300’lü yıllar olup dönem Helenistik dönem ile Ortaçağ arası yeni bir siyasal kültürel geçiş süreci yaşamaktadır. Bölgede Hitit, Arap, Arami, Süryani, Ermeni, Asur, Yunan, Roma, Bizans vd. kültürlerle iç içe bir yaşam sürmektedir. Henüz bölgede sonradan Türk diye anılacak herhangi bir kavim ya yoktur ya da yeterince etkin değildir.
Bugünün Hatay’ı (Antakya), Tarsus ve Sur kentlerinin de içerisinde yer aldıkları bölgenin, bilinenin ötesinde çok daha öncesine dayanan uzun bir tarihinin olduğu (Şanlıurfa Göbeklitepe gibi -şimdilik- M.Ö. 10 -12.000’li yıllara kadar uzanabileceği) uzak bir olasılık olarak görülmektedir. Başlangıçta Levant adıyla tanımlanan, Akdeniz’in doğu sahilleri boyunca uzanan bu geniş bölge, Tarsus’un başkent ve merkez olarak yer aldığı Kilikya, bir tür kadim Ortadoğu ile günümüzün Çukurova Bölgesi‘ni de içerisine alan geniş bir kültürel coğrafya konumundadır.
“Doğu, güneşin doğduğu yer, sabah ülkesi ya da toprakları” anlamlarını taşıyan Levant kavramı da zaten tam da bu tarihsel coğrafi konumlandırmadan gelmektedir.
Arkeologların ve tarihçilerin açıklamalarına göre Kilikya, Hititler döneminde Kizzuwatna olarak bilinmektedir. Asurlular zamanında ise bölgenin ovada kalan ve bugün günümüzde Çukurova olarak anılan bölümüne Que, Tarsus’un batı ve kuzey bölümlerine de Hilakku adı verilmiştir.
Homeros’un ünlü İlyada destanında bu bölgeden (Korint kralı Glaukos’un oğlu, Albert Camus’nün ünlü kitabına da ismini veren mitoloji kahramanı Sisyphos‘un torunu) Bellerophontes‘in yaşadığı “düzlük ova” olarak söz edilmektedir.
İlyada’da ayrıca Kilikya bölgesinde yer alan kentlerden yine Tarzu (Tarsus), Ingira (Anchiale–Mersin), Danuna–Adana, Pahri (Mopsuestia-Misis), Kundu (Kyinda ve sonra Anavarza) ve Azatiwataya (Karatepe) olarak söz edilmektedir.
- Yüzyılda ismi artık Çukurova olarak anılmaya başlayacak olan eski tarihsel Kilikya‘nın başkenti Tarsus Antik çağda, Akdeniz kıyısında ismi Kydnos (Cydnus) olarak anılan Berdan Irmağı ile Akdeniz arasında doğal olarak oluşmuş Rhegma Gölü ile birlikte güvenli bir iç liman runumundadır. Kent yaşam, uygarlık, felsefe, kültür ve siyasi birikim olarak iddiaları olan ve gelişmiş kültürel uygarlıklara başkentlik yapmakta olan bir konumdadır.
Tarsus ismi bütün bu ayrıcalıklı yapısı ve tarihsel kültürel birikimleri nedeniyle 1350-1500 yılları arasında yazıldığı söylenen ünlü ortaçağ İngiliz destanı Sir Gawain ve Yeşil Şövalye’de de sıklıkla sözü edilen tarihsel bir kent olarak geçmektedir.
14.Yüzyıl sonlarında kimliği saptanamayan bir şair tarafından yazılan, Sir Gawain ve Yeşil Şövalye isimli destansı şiir, dolaylı da olsa her destan gibi dönemin tarihsel, kültürel yapısı ile ilgili önemli ipuçları vermektedir.
Kilikya’nın (Çukurova) başkenti Tarsus’tan, Shakespeare’den sonra dünyanın en önemli yazarlarından 17. Yüzyıl İngiliz şairi John Milton’un Kayıp Cennet (Adem ile Havva’nın Cennet’ten kovuluş öyküsü) isimli ünlü kitabında da yer alır.
Yine felsefi, siyasi, toplumsal ve kültürel olarak bölgedeki merkez konumu nedeniyle Tarsus, ünlü Fransız edebiyatçı Victor Hugo’nun Sefiller adlı romanında da kendisinden söz ettirir.
Hugo kitabında dikkat çekici bir biçimde Tarsus‘u
– 7-8.000 yıllık bir tarihe sahip oldukları düşünülen ünlü Babil,
– Lübnan’ın Antik Finike ticaret limanı Biblos,
– Mezopotamya uygarlıklarının merkezi olmasıyla anılan, Asur kralı Asurbanipal’in; toplayıp koruma altına almış olduğu kil tabletleri bir araya getirerek kurmuş olduğu ve dünyanın ilk kütüphanesi olarak da kabul gören Ninova,
– Antik Mısır’ın önde gelen ve Mısır Uygarlığı’ın bütün tarihsel geleneklerini ve ideallerini kültüründe barındırdığı söylenen ve bütün Mısır krallıklarının başkenti (Yüz kapılı) Teb,
İtalya’nın yine ünlü Roma kenti kültürleriyle eş düzeyde tutarak Tarsus’un tarihsel, kültürel kapasitesinin altını özenle çizer. Kenti, şiirsel kültürel bir yolculukla, zamansal bir perspektif oluşturarak, ahlaki, manevi, epistemolojik yanlarından da övgüyle bahseder:
“Tarihin gölgeleri, artık ölüm sürecine geçmiş uygarlıkları bir bir örtüyor. Fakat bu uygarlıklar çöktüklerinde yine de hala suyun üzerindeydiler: Babil, Biblos, Ninova, Tarsus, Teb, Roma denilen o muazzam gemilerin, yüzyıllar süren dev dalgaların ardından, geçmiş denilen okyanusun dibini boylayışlarını ürküntüyle karışık bir şaşkınlıkla seyrediyoruz.”
Ünlü Osmanlı denizci, coğrafyacı ve haritacı Piri Reis‘in Kitab-ı Bahriye isimli 4 ciltlik kitabında da Çukurova bölgesi ve Tarsus’la ilgili önemli bilgiler yer almaktadır:
“…Tarsus deniz kenarından üç mil kadar içeride ova üzerinde kurulmuş bir kasabadır. Önünden Tarsus Çayı akar. Burada bulunan gölün (Rhegma / Aynaz) içine sandallarla girerek 6 kulaç derinliğindeki suda demir atarlar.”
Çukurova bölgesini 1671 yılında gezdiği söylenen Evliya Çelebi ise yine hem Çukurova hem de Tarsus’la ilgili ünlü Seyahatname‘sinde oldukça ayrıntılı bilgiler aktarır:
“… Tarsus kalesi bir düzlük üzerinde, denizden bir saat uzaklıkta, daire biçiminde olup Halife Mem’un yapısıdır. Çevresi oldukça geniş, iki kat ve sağlam bir kaledir. Çevresi tümüyle hendeklerle çevrilidir. Kalenin içinde üstü toprak damlı evlerle dolu üç mahalle vardır. Kalenin üç kapısı (batıda İskele, doğuda Adana, kuzeyde Bağ kapıları) vardır. Mevcut 15 cami içinde Eski Cami hicretten 300 yıl önce yapılmış, kiliseden bozma bir yapı idi. Giriş kapılarından birisinin iki yanında arslan, kaplan ve ejderha suretleri vardır ki, insan görünce korkar. Burada avının üzerine çökmüş bir doğan kabartması vardır ki sanki canlı gibidir. Bu garip acayip eserlerin tümü mermer taşından oyulmuştur. Yine bu kapının iki yanında beyaz mermer kitabeler içinde
renk renk kufi yazı ile Arapça ve Süryanice yazılmış görmeye değer yazılar vardır ki, insan hayran kalır. Tarsus’ta ayrıca 5 kilise, 6 medrese, 7 Hıristiyan sıbyan mektebi, 2 hamam, 2 han ve 317 dükkan vardır. İbrahim Halife Camisine bitişik 80 dükkan kagir bina kentin bedestenidir. Halkı Rum, Gürcü, Ermeni ve Türkmenlerden oluşmaktadır. Ayrıca Arap fellahları da vardır. Minareleri ise Arabistan tarzındadır.”
İsmi neredeyse Çukurova ile özdeşleşmiş olan Osmaniye ilçesinin Hemite köyü doğumlu çağdaş edebiyatçımız Yaşar Kemal de yine destansı başyapıtı İnce Memed romanında ve diğer birçok
kitabında, içerisinde Tarsus’un da yer aldığı ve uzunca bir süre başkentlik yaptığı büyük kadim Çukurova’dan söz edilmektedir. Öyle ki, Yaşar Kemal’ın yazarlık tarihi neredeyse tümüyle kadim Çukurova efsanelerine, yaşayan çağdaş Çukurova mitolojilerine, Çukurova’nın toplumsal kültürel bölge insanları, doğası, sonsuz ovaları, tarlaları, kırları ve çiçekleri üzerine kurulmuş gibidir.
Bir başka Çukurovalı, Adana Ceyhan doğumlu, Orhan Kemal ise tarihsel Adana ve Çukurova’dan 1950’li yıllardan itibaren hızla kentleşip gelişen bölgeyi her anlamda modernleşerek sanayileşmeye evrilen dönüşümü ve toplumsal değişimiyle birlikte edebiyata taşır.
Annesi Türk olduğu söylenen Lübnan asıllı Fransız edebiyatçı ve düşünür Amin Maalouf da, Doğunun Limanları kitabında Adana’dan, Yüzüncü Ad-Baldassare’nin Yolculuğu isimli kitabında ise içerisinde Tarsus’un da yer aldığı bölge kentlerinde söz eder. Bu kentlerin yer yer birbiriyle iç içe geçmiş olan köklü tarihsel ve kültürel geçmişleri, birçok uygarlığın, dinlerin, farklı etnisitelerin, çok kültürlülük ortamında bir arada yaşamasının da tarihidir aynı zamanda. Başta Adana, Tarsus ve Antakya olmak üzere bölgedeki kültürel yaşam merkezi bu kentler dünyanın en eski yerleşim yerlerinden olup, farklı tarihsel ve kültürel birliktelikleri sayılamayacak kadar çok sayıda ve katman katmandır.
Maalouf, Afrikalı Leo ve Semerkant romanlarında da sık sık Türklerden, Türk coğrafyalarından ve Hatay’ın merkez ilçesi tarihsel Antakya, Adana, Tarsus ve Mersin’in yer aldığı Çukurova merkezli Doğu Akdeniz kültür tarihlerinden de sık sık notlar aktarır.
Bölge başta Mısır ve Lübnan olmak üzere bir zamanlar diğer kadim kültürlerin arkasından uzunca bir süre de Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altındaki Ortadoğu uluslarının yaşadıkları, kültürler, uygarlıklar kurdukları coğrafyalardır.
Hz. Adem Aleyhisselam’ın oğlu Şit Peygamber / Nuh Peygamber’in torunu Tarasis / Hitit Kralı Telepinus / Kizzuwatna Kralı İşputahşu / Asur kralları II. Salmanassar / V. Salmanassar / II. Sargon / Sanherip / Sardanapal / II. Babil Kralı Nebukadnesar / Kilikya Kralı Syennessis / Pers Kralları Kyros / Shapur / Makedonya Kralı Büyük İskender / Claudius / Çiçero / Roma İmparatorları Jül Sezar / Sezar’ın evlatlığı Octavianus / Hadrianus / Doğu Roma’nın ilk imparatoru Arcalius / Mısır Kraliçesi Kleopatra / Romalı komutan Antonius / Bizans İmparatorları 1. Justinianus / Marcus Aurelius / Diocletianus / Iulianus Apostata / Emevi Halifesi Muaviye / Abbasi Halifesi Me’mun (Harun Reşit) / Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa / Vd.
Ara başlığa aktarmış olduğumuz bütün bu tarihsel isimler topluluğu ise bir biçimde bir zamanlar -öyle ya da böyle- Tarsus için hayal kurmuş, tarih yazmış ya da güçlü bir orduya sahip olup da kenti ele geçirerek uzunca bir süre kenti yönetmiş, bununla da yetinmeyip tarihsel Tarsus’un yeniden imar edilip düzenlenmesi için kentin bir yerlerine “taş üstüne taş koydurmuş” imparator, kral, halife, ünlü komutan, yönetici, vali ve tarih yazıcılardan bazılarının isimleri…
Dünyanın en eski ve oldukça uzun bir tarihsel geçmişe sahip olduğu söylenen Tarsus neredeyse bütün tarihi boyunca -özellikle Batı kültürü kaynaklı antikite dönemi sürecinde- egemenlik alanı çatışmalarının merkezinde yer almış, dönemin iddialı güçlerinin gözünde önemini ve çekiciliğini hiçbir zaman kaybetmemiş, hem Anadolu’nun hem Ortadoğu bölgesi hem de dünyanın tanınıp
bilinen birkaç tarihsel kentinden birisidir. Bölgede yer alan diğer bazı kentler ise Eriha / Filistin, Beyrut ve Biblos / Lübnan, Halep ve Şam / Suriye, Susa / İran, Faiyum ve İskenderiye / Mısır, Anadolu’daki başta Antakya, Anavarza, Urfa, Nemrut, Efes, Milet, Troya, Hattuşaş, Knidos, Olimpos, Sagalassos, Zeugma, Pamfilya, Konstantinopolis vd. tanınmış kentlerden bazılarıdır.
Görüleceği üzere bölgede bulunan bu kadim kentlerden çoğu da zaten yalnızca isimleri kalmış ya da isimleri sık sık değiştirilerek artık bambaşka bir kültürün sürdürücüsü kent ve bir yerleşim yeri olmaktan çıkarak tarih sahnesinden çoktan silinip gitmiş kentlerdir.
Fakat Tarsus 10-12.000 yıllık tarihi boyunca ismi hemen hemen hiç değişmeden ve neredeyse tarihteki kültürel yaşamsal konumunu koruyarak günümüzde de aynen devam etmektedir.
Bu bağlamlar üzerinden bakıldığında aslında Tarsus’un sahip olduğu en büyük ve en değerli kültürel birikimi ve muhtemel geleceği de tümüyle bu kültürel, tarihsel yaşam olarak görünmektedir.
MÖ. 312 – 64 yılına kadar Tarsus, Anadolu ve Mezopotamya kent krallıklarının yanı sıra Pers, Arap, Ptolemaos (Mısır), Seleukos, Yunan ve Romalılar arasında sık sık el değiştirmiştir. Kentin ilk valisinin ise ünlü Roma valisi Claudius olduğu söylenmektedir. Yine ayrıca tarihçi Strabon’nun da yazmış olduğu üzere ünlü Romalı hatip Çiçero‘nun da MÖ. 50’li yıllarda Tarsus’ta eyalet valisi olarak görev yaptığı yazılı kaynaklarda yer almaktadır.
MÖ. 48 yılında Romalı ünlü komutan Iulius Caesar Tarsus’a gelerek halkın yoksulluğu ve sefaletine önemli ölçüde son vererek kentin yönetiminde bir dizi köklü düzenlemeler yapmıştır. Halkın imparatorun bu iyiliklerine karşın kendi aralarında Tarsus’a Iuliopolis ismini vererek Caesar’ı onurlandırdıkları söylenmektedir. Caesar’ın bir suikast sonucu ölümü üzerine yerine geçen Antonius da Tarsus’a gelerek imar çalışmalarıyla bizzat kendisi ilgilenip kentin hem imarı hem de kültürel olarak gelişmesini sağlama yönünde çalışmalar yapmıştır. Bu bağlamda dünyanın en eski kütüphanesi olarak bilinen Bergama Kütüphanesinde yer alan büyük kitap birikiminin tümünü Tarsus’a taşıtarak büyük bir kütüphane kurup kentin bölgesel bir felsefe, kültür ve eğitim merkezi
olmasının önünü açmıştır. Kısa zamanda hem askeri, hem imar yoluyla kentin yeniden düzenlenmesi ve ekonomisinin geliştirilmesinin yanı sıra felsefi bilgi, kültür, eğitim ve yaşam olarak da gelişip zenginleşmesi sağlanmıştır. Böylece o süreçte Tarsus bütün dünyanın ilgisini çekmekte gecikmeyecektir.
5. Yüzyıla kadar batılı Yunan, Roma, Bizans imparatorlukları ile Doğulu Hitit, Asur, Babil, Urartu, Pers, Arap, Selçuklu ve Anadolu kökenli Karamanoğulları, Ramazanoğulları, Dulkadiroğulları ve Osmanoğulları vd. beylikler ile sonradan tümüyle Anadolu’yu kontrol altına alan Osmanlı İmparatorluğu vb. kültürler ve uygarlıklar arasında kentin egemenliği yüzlerce yıl el değiştirerek sürmüş, 7. Yüzyıl’dan itibaren Bizans İmparatorluğu ile Persler ve Araplar arasında yaşanan savaşların ana nedeni olmayı sürdürmüştür.
Tarsus’un bütün dünyayı etkileyen karmaşık kadim tarihi; Nuh Peygamber’in torunu Tarasis, Hitit Kralı Telepinus, Kizzuwatna Kralı İşputahşu, Asur kralları II. Salmanassar, V. Salmanassar, II. Sargon, Sanherip ve Sardanapal, Kilikya Kralı Syennessis, Pers Kralları Kyros ve Shapur, Makedonya Kralı Büyük İskender, Roma İmparatoru Jül Sezar, Jül Sezar’ın evlatlığı olan İmparator Octavianus, Hadrianus, Doğu Roma’nın ilk imparatoru olduğu söylenen Arcadius, Mısır Kraliçesi Kleopatra, yine Romalı ünlü komutan Antonius, Bizans İmparatorları 1. Justiniaus ve Marcus Aurelius, Diocletianus, Iulianus Apostata ve daha isimleri kayıtlara geçmediği düşünülen birçok kral, imparator, komutan ve yöneticilerin de tarihidir. Pers ordularıyla savaşırken ölen Bizans imparatoru Iulianus Apostata’nın kendi isteği üzerine Tarsus’a gömüldüğü ve mezarının da orada olduğu yazılmaktadır.
Yine bazı kaynaklara göre II. Babil Kralı Nebukadnesar (MÖ. 605-562) zamanında yaşadığı söylenen Danyal Peygamber‘in Tarsus’ta yaşanan büyük bir kıtlık üzerine kente davet edildiği, gelmesiyle birlikte de kentin büyük bir bolluk ve berekete kavuştuğu inancı halk arasında oldukça yaygındır. Danyal Peygamber sonradan Babil’e geri dönmemesi için ikna edilerek Tarsus’ta kalacak; öldükten sonra da Tarsus’a gömülecektir. Mezarı halen Tarsus’ta olup sonradan onun anısına mezarın etrafına Makam Camisi inşa edilmiştir.
Kent MS. 6. Yüzyılda Emevi Halifesi Muaviye, 8. Yüzyılda Abbasi Halifesi Memun (Harun Reşit), tarafından fethedilmiş, Pozantı’daki savaşta Halife Me’mun ölmüş ve o da Tarsus’a gömülmüştür.
Tarsus ayrıca Hz. Adem ve Havva’nın beşinci çocukları olan Hz. Şit’in, ünlü tıp bilgini Lokman Hekim’in mezarlarını da bünyesinde bulundurmaktadır.
Tarsus, Anadolu Selçuklu Devleti, Haçlı seferleri ve Memluklular zamanında meydana gelen el değiştirmelerin uzaması, şiddetinin artması nedeniyle eski siyasi, ekonomik ve ticari üstünlüğünü bir süre kaybetmiştir. Kent, 13. Yüzyıldan itibaren,Karamanoğulları, Ramazanoğulları ve Dulkadiroğulları Beylikleri yönetimine geçmiş, 1517 yılından sonra da tamamıyla Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmıştır.
- Yüzyılın ilk yarısında, Kavalalı İbrahim Paşa, 1831’de bütün Suriye’yi denetimi altına alarak Kütahya’ya kadar ilerler. 1833 tarihinde yapılan Kütahya Antlaşmasıyla Osmanlı, Suriye, Filistin ve Çukurova’yı Mısır’a bırakır. İbrahim Paşa da Suriye Genel Valisi olur. Fakat bir süre sonra Osmanlılar, 1839’da Mısır’a savaş açtıysa da Osmanlı ordusu Nizip Muharebe’sinde bozguna uğrar.
İbrahim Paşa, Mısır yönetiminin babadan oğula geçmesi karşılığında; Suriye ve Çukurova’dan 1840 tarihli Londra Antlaşmasıyla vazgeçer.
Kent, daha sonra yeniden Osmanlı yönetimine girerek Adana vilayetine bağlanacak ve bu durum, Cumhuriyet dönemine kadar devam edecektir. 1918 yılında ise birçok imparatorluk toprağı emperyalistler tarafından işgal edilecek ve Fransızların payına da Tarsus, Antep, Maraş ve Çukurova düşecektir.
Milli Kurtuluş Savaşı sürerken 1921 yılında Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması sonucu, 27 Aralık 1921 tarihinde de bölge işgalden kurtulacaktır.
Tarsos / Tarsós’dan… Terasus / Tarsus’a:
Fakat yine de Çukurova’nın (Kilikya), hatta Ortadoğu bölgesinin en eski yerleşim merkezlerinin başında gelen Tarsus’un ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bu konuda farklı görüşler mitler ve anlatılar söz konusu. Doğu – Batı arasındaki en eski alışveriş bağlantısı, tarihsel İpek Yolu güzergahı ve birçok bakımdan stratejik pozisyonda bulunması nedeniyle Tarsus daha kurulduğu ilk günden itibaren güçlü uygarlıkların iştahını kabartmış tarihsel bir kent konumunda. Bu nedenle de her tarihsel sıçrama aşamasında çevre coğrafyalarda yer alan büyük güçlerin istilasına ve tahribatlarına maruz kalıp yeniden imar edilmiş kültürel katmanlara sahiptir. 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısına kadar kentin, sayısız defa yıkıma uğrayıp yeniden imar edildiği, yapılan kazılardan da anlaşılmaktadır.
Birçok yazılı kaynakta dünyanın en eski tarihi kentleri olarak Filistin’de Jericho, Lübnan’da Beyrut ve Byblos (Biblos), İran’da Susa, Suriye’de Şam ve Halep ve Türkiye’de Gaziantep olarak kabul görse de yakın zamanda keşfedilen Urfa Göbeklitepe (M.Ö. 10.000) hem arkeolojik buluntular, hem Neolitik dönemde ilk yerleşik tapınak kalıntılarına ait bilgilere ulaşılması bütün bu değerlendirmeleri neredeyse boşlukta bırakacak gibi görünüyor.
Yine bazı yazılı kaynaklara göre Troya (Truva) (M.Ö. 3.500-2.300) çok sayıda farklı kültürel katmandan ve 9 ayrı kent uygarlığının birbirinin üstüne kurulu olduğu ortaya çıktığı gibi Filistin’deki Jericho’da da yer altında üst üste toplam 20 yerleşim tabakası keşfedildiği söyleniyor.
İnsanlık tarihini bilen birileri dört kadim dinin doğduğu Ortadoğu / Mezopotamya bölgesinin iklimi, stratejik konumu, tarıma elverişli ve bereketli topraklarının, kent devletlerinin kendi aralarında egemenlik savaşı vermelerinin asıl nedeni olduğunu kolayca anlayabilecektir.
Konunun uzmanları tarafından öne sürülen öngörülere göre yaklaşık olarak 10.000-12.000 yıllık geçmişiyle birçok uygarlığa ev sahipliği yapmakla kalmayıp hem yeni yeni uygarlık iddialarının öne sürüldüğü ve üretilmiş olduğu saptanan Tarsus’un adının nereden geldiği ve kuruluşu hakkında,
mitolojik, sözlü ya da yazılı kaynaklarda pek çok iddia metin söz konusudur. Bu anlatıların çoğu tarihsel bir gerçeklik olarak kabul edilmekle birlikte yine benzer birçok tarihsel kent gibi efsane olarak kabul görmekte ve bu durum bizi antik çağ mitolojilerinden Yakın Ortadoğu mitolojilerine kadar götürmektedir. Bazı eski yeni yazılı kaynaklar Tarsus isminin ilk kez MÖ. 3.000’li yıllara kadar inen Hitit kültürü metinlerinde Tar-şa (Uru -Tar – Sa) biçiminde geçtiğini belirtmektedirler. Bu kaynaklar Tar-şa isminin büyük bir olasılıkla tüm Çukurova’yı da içine alan ve Kuzey Mezopotamya’daki Hurrilerin kurduğu Kizuvatna krallığının önemli bir merkezi olduğunu ve MÖ.
5 ve 4. yüzyıllara kadar da kentin gerek kültürel gerekse etimolojik olarak esasen bir Doğu devleti özelliği taşıdığını belirtmektedirler.
Asur tabletlerine göre de Tarsus, Que Krallığı’nın başkenti olup M.Ö. 1000’li yıllarda Cilicia (Kilikya) ovası (Çukurova) ile ovanın kuzeyinde yer alan dağlık bölgeleri (Toros dağları) kapsamaktadır. Yeni keşfedilen Babil Krallığı belgelerinde ise bölgedeki krallıktan Adanawa olarak söz edilmektedir. Adanawa, günümüzde Çukuova’ın en büyük ve önemli tarım ve sanayi kenti olarak kabul edilen günümüzün modern Adana‘sından başkası değildir.
Tarsus, adı Yunan Mitolojisi’inde, Pegasus (kanatlı at) ve ünlü mitolojik kral Sisyphos‘un torunu, Korint Kralı Glaukos’un oğlu Bellerophontes‘ten aldığı söylenmektedir. Bilindiği üzere
Bellerophontes üzerinden hiç inmediği ve kahramanlığını borçlu olduğu mitolojik (Kanatlı At) Pegasus ile Kilikya Ovası’ndan geçerken bugünkü Tarsus’un bulunduğu yerde atından düşüp ayağı sakatlanmış ve bu yüzden de uzunca bir süre Tarsus’ta yaşamak zorunda kalmış ve o nedenle de kente Latince ayak tabanı anlamına gelen Tarsos adı verilmiş.
Homeros’un ünlü İlyada destanında da sözü edilen bir başka anlatıya göre ise Bellerophontes bir aile geleneği olarak tıpkı dedesi kral Sisyphos gibi Tanrı Zeus’a karşı gelerek onu bir ara aşırı öfkelendirmiş, Zeus da bunun üzerine kendisini gökten o dönemde ismi “Aleian düzlüğü” olarak anılan Tarsus ovasına fırlatıp atmış, ayağı da o yüzden kırılmış…
Tarsus’un kuruluşuyla ilgili bir başka anlatı ise şöyledir: Antik çağlarda birçok benzer bölgede olduğu gibi Tarsus Çayı / Berdan Irmağı’na da, yerli Kilikya halkı Kydnos (Cydnus) (Irmak Tanrısı) adını vermiştir. Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü kitabında Kydnos şöyle anlatılmaktadır:
“Kydnos: Kilikya’da bugün Tarsus Çayı diye anılan ırmağın tanrısı. Ana tarafından (Uranüs / Gök ile Gaia / Yer’in oğlu) Iapetos’un torunu sayılır. Kydnos’un, Parthenios (Sular Tanrısı) adlı bir oğlu varmış. Kydnos Irmağı’nın denize döküldüğü yerde bir şehir kurup ona Parthenia adını vermişler.”
Bir başka anlatı ise Tarsus adının tarihin ilk yazılı metni ünlü Gılgamış Destanı‘nda sözü edilen kadim Nuh Tufanı‘ndan sonra suların çekilip de toprağın ilk göründüğü yer anlamına gelen Tersein (kurutmak / tersine döndürmek ) kavramından ileri geldiği yönündedir.
Bir başka mitolojik Antik Yunan efsanesine göre ise, Tarsus’un asıl kurucusu Perseus‘dur. Mitolojinin kahramanlarından biri olan Perseus, Tarsus kentini Hititler döneminde ismi Andrasos olarak bilinen bir köyün üzerinde yeniden inşa etmiştir.
Bir başka anlatıya göre ise, Tarsus kentinin asıl kurucusu antik Yunan kültürünün Kilikya Tanrısı Sandon ile eşdeş tuttukları Herakles‘ten başkası değildir. Gerçekten de Herakles’in temsili kabartma portreleri MÖ. 4. yüzyıla ait Tarsus sikkeleri üzerinde bazen Sandon bazen de Tr̥sós (Baal Tarz) olarak öne çıkmaktadır.
Tarsus ismi, Sokrates’in tanınmış öğrencilerinden Yunanlı filozof, yazar, tarihçi ve asker Ksenofon’un MÖ. 401 yılında kaleme almış olduğu Anabasis isimli kitabında da geçmekte ve kentin Kilikya Kralı Syennessis tarafından yönetim merkezi olarak kullanıldığı anlatılmaktadır.
MÖ. 8. ve 7. Yüzyıllarda Asur’lular Tarsus’u Tarzi (Tarzu) olarak isimlendirmişlerdir. Perslerin Tarsus’ta basılan sikkeleri üzerinde de Tarsus adına rastlanmaktadır. Tarsus “Miratüliber” adlı Arap tarihine göre ise, Nuh Peygamberin torunu Tarasis tarafından kurulmuştur. Kentin ismi önce Grekçe Tarsos, daha sonra Latince Tarsus olarak kullanılmıştır.
Antik çağ yazarlarından Abydenos ve Beresos’a göre ise Asur Kralı Sanherip, Tarsus’u MÖ. 696 yılında Babil kentini örnek alarak yeniden inşa ettirmiştir.
Antik çağa ait Yunan kaynaklarında da Tarsus ismi Tharsis, Tarz, Tarsi, Tarsos olarak geçmektedir.
Tarsus’un isminin Tevrat’ta Efsus, İncil’de Arsus olarak geçtiği de yazılmaktadır. İslam kaynaklarında ise Tarsus’un Hz. Adem Aleyhisselamın oğlu Şit Peygamber tarafından kurulduğu ve mezarının da halen Tarsus’ta olduğu yer aldığı yazılıdır.
Diyarbakırlı Ahmed Said Paşa’nın Mirat ül-iber, Mufassal Tarih-i Umumi isimli kitabında Tarsus’un Nuh Peygamberin torunu Tarasis tarafından kurulduğunu yazarken Evliya Çelebi ise ünlü Seyahatnâmesinde, Tarsus’un bir rivayete göre Hz. Nuh’un torunu Rum’un Tarsus isimli oğlu
tarafından kurulduğunu yazmaktadır. 12. Yüzyıl sonu ve 13. Yüzyıl başlarında yaşamış Yunan asıllı gezgin, coğrafya ve tarih bilgini Yâkût el-Hamevî’nin kaleme almış olduğu Coğrafya Ansiklopedisi‘nin Tarsus maddesinde de, Tarsus isminin Rum asıllı bir kelime olduğunu ve Tarsus şeklindeki söylemin aslının Terasus olduğunu belirterek Evliya Çelebi ile aynı görüşü paylaşmaktadır.
Arap ve Osmanlı kaynaklarında ise Tarsus ismi bazı belgelerde Tersîs bazılarında ise Tarsûs olarak anılmaktadır. Arap kaynaklarında ve doğu kökenli tarihçilerin kitaplarında da Tarsus’un ismi ile ilgili birçok açıklama yer almaktadır. İsmail Hakkı Bursevi’nin, Rûhu’l – Beyân fî Tefsîri’l – Kurân kitabında: “… O şehir Tarsus’tur. Cahiliye devrinde ise Efsus’tu.” diye yazar.
Kimi Arap kaynakları ise Tarsus ismi Tarasus olarak da ifade edilmektedir. Yazarı bilinmeyen el yazması bir kitapta ise Tarsus anlatılırken; “… Ve bunun adı Tevrat’ta Efsus’tur ve İncil’de Arsus’tur. Ve Arap dilince Tarsus’tur.” diye söz edilir.
Arnavut ve Türk Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Türk Dili ve grameri üzerine büyük çalışmalar yapmış çevirmen, edebiyatçı, gazeteci ve aynı zamanda “ilk Tükçe roman yazarı” olarak da anılan Şemseddin Sami ise Tarsus kentinin aslında Finikeliler tarafından kurulduğunu belirtmektedir. (Günümüzde halen Finikelilerin aslında Yunan kökenli olduğu iddiaları da başka bir araştırma konusu olmayı sürdürmektedir.)
Bazı kaynaklar da Tarsus isminin, yine çok eski bir Kilikya tanrısı olan Tarhon ya da Tarkon‘dan gelmiş olabileceğini ileri sürmektedirler. Bu kaynaklara göre bu isimlerin Asur dilinde Tarzı, Aramice’de Tarz, Grekçe’de Tersi (Tepikon) ve Latince de Tarsos olarak geçtiğinin düşünülmesinin daha doğru bir yaklaşım olacağı önerilebilir.
Tarsus’un bölgedeki kentlerden farkı uzunca bir süre tarihi Doğu Roma Bizans İmparatorluğu sınırları içerisinde Akdeniz’de işlek bir liman kenti ve Roma imparatorluğu yönetiminde olması nedeniyle öncesinde ya da sonrasında bölgedeki birçok kentten daha çok uygarlığa ev sahipliği yapmış olmasında yatmaktadır. Farklı zaman aralıklarında farklı kültürlerin birbirine etkisi kente büyük bir çekicilik, olgunluk ve kültürel birikim kazandırsa da çağımıza gelindiğinde tarih yazımında zaman zaman kültürler arası yaşanan o aşırı rekabet ile kültürel egemenlik stratejileri nedeniyle bir dizi tarihsel sapmalar ve bilgi yanlışlıkları ortaya çıkacaktır ister istemez.
Yunanlı mitologlar ve tarih araştırmacıları bu nedenle Yunancada da yer alan Tarsos sözcüğüne atıfta bulunarak Tarsus’un Doğu – Batı merkezli tarihini çoğu zaman kendi ulusal mitolojik meselleri bağlamında okuma yolunu tercih edip bu tarihsel birikimin anlamını ve önemini önemli ölçüde daraltıp yer yer birbirine karıştırdıkları gerçeğinin altının çizilmesi gerekir.
Fakat yine de eksik ya da abartılı bulunabilecek olan bütün bu bilgiler de gösteriyor ki Tarsus çok çok eski zamanlardan beri bir yerleşim yeri olduğu anlaşılmakla birlikte aynı zamanda dünyanın hiçbir bölgesinde bulunmayan tipik bir ortak “insanlık kültü” kent kavramı olarak öne çıkmaktadır. Hem Yakın Doğu hem Mezopotamya hem de Güneydoğu Anadolu, Çukurova ve yakın Akdeniz kentlerinde yapılan arkeolojik kazılarda Neolitik döneme ait kalıntılar bulunmuş, fakat yine de Tarsus kentinin ne zaman ve nasıl kurulduğu konusunda farklı farklı görüşler günümüzde de halen devam etmektedir.
Bunun böyle olmasının nedenlerinin başında da Tarsus’un başta Hitit, Asur, Akad, Sümer, Babil, Pers, Arap, Mısır, Roma İmparatorluğu vd. olmak üzere farklı farklı kültüre ve dini inanışlara sahip devletler tarafından her işgal sonrası tarihinin de yeniden anlamlandırılması çabaları yatmaktadır. O nedenlerle de aslında Tarsus’un, belli bir tarihte belli kimseler tarafından kurulmayıp başlangıçta küçük bir yerleşim yeri iken daha sonraları yavaş yavaş ekonomik ve stratejik bir yerleşim yerine dönüşmüş olması nedeniyle bölgede sürekli ve hızla gelişen önemli bir cazibe merkezi halini almış olduğu görüşü öne çıkmaktadır.
Tarih boyunca Kizzuwatna, Que, Asur, Pers, Büyük İskender, Selevki, Mısır, Roma ve Sâsânî hâkimiyetinde kalan Tarsus, Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) döneminde Hz. İsa’ya çevresinde yer alan havarileri kadar yakın olan Saint Pavlus’un buralı olmasından dolayı da zamanla dini bir merkez özelliği de kazandığı bilinmektedir. Hristiyanlık dininin oldukça önemli rolü olan Bizans İmparatoru I. Justinianos’un (M.S. 527-565) imar ettirdiği Tarsus, İslâm Halifelerinden Hz. Ömer döneminde 637 yılında İslâm topraklarına katılmıştır. 1877’de Adana’nın Suriye’deki Halep vilayetinden ayrılması sonucunda Tarsus, Adana Vilayeti’nin Adana Sancağı’na bağlı bir kent merkezi haline gelmiş, Cumhuriyet döneminde Mersin (İçel) vilayet merkezi olunca da buraya bağlı bir ilçe merkezi olmuştur.
Bütün bu efsanevi ve tarihsel bilgilerden de anlaşılacağı üzere Tarsus, çok tanrılı ve tek tanrılı dinlerin yaşandığı, göçebe ve yerleşik hayatın birlikte sürdürüldüğü kültürleri, uygarlıkları, krallıkları ve ulus devletleri uzuncu bir süre üzerinde barındırmış, mitolojiler ve kültürel tarihi oluşmuş, nadir ve kadim bir kenttir. Dünyada hiçbir kent bu kadar çok ve birbirine zıt farklı kültürü tarihinde barındırmış ve yeniden üretebilmiş değildir.
Hangi siyasal ve kültürel dönüşümlerden geçerse geçsin ve adı ne olarak anılırsa anılsın başlangıçta çoğu kent devleti gibi bir kale-kent olarak kurulan Tarsus ilerleyen süreçlerde, kaleden dışarıya doğru taşıp genişlemiş ve insanlık tarihinin başında, önemli başkentlerden sayılan, alabildiğine zengin ve destansı bir tarihçeye sahiptir.
Bu bağlamda, hem bölgede hem Ortadoğu’da hem de Mezopotamya’da daha kuruluşundan itibaren adı ve yeri hemen hemen hiç değişikliğe uğramadan günümüze kadar ulaşan en eski yerleşim yerlerinin başında gelmektedir. Henüz Keşfedildiği kadarıyla bilinebilir 8.000-10.000 yıllık geçmiş ve öngörülebilir 10.000 – 12. 000 tarihiyle -şimdilik- birçok uygarlığı hem biriktirmiş hem korumuş, hem yeniden üretmiş hem de farklı farklı kültürlere ev sahipliği yapmış olan Tarsus adının nereden geldiği konusunda birçok araştırma yapılmış ve halen de araştırmalar sürmektedir.
Yukarıda da sözü edildiği üzere Tarsus’un ismi ve kuruluşu hakkında yarı mitolojik, yarı tarihsel sözlü veya yazılı kaynaklarda çok çeşitli bilgiler var. Fakat bu anlatımların çoğu tarihsel bir gerçek olarak kabul edilmemekle birlikte bir kısmı efsane olarak kabul görmekte ve bu durum bile bizleri bir tür henüz “tarih” olamamış geçmişi olarak tarihsel mitolojik çağlara kadar götürmektedir.
Birçok yazılı kaynak Akdeniz’i bir iç deniz haline getirmiş olan Roma İmparatorluğu (Bizans) sınırları içerisinde yer alan Antalya’daki Karain Mağarası‘nın 500.000 yıl kadar önceye giden bir geçmişe sahip olduğunu yazarlarken Tarsus’un ise çok daha sonraları yaşanacak olan Neolitik Çağ’da kurulduğundan söz ederler. Arkeolojik verilere göre henüz yeterince keşfedilmemiş olan Neolotik çağın ise bilineceği üzere yaklaşık olarak MÖ. 12.000’li yıllara kadar inen bir tarihlemeye sahip bilinmektedir.
Fakat öte yandan yine de Tarsus’un aslında kadim Mezopotamya ve bütün Ortadoğu ile birlikte henüz inilmemiş çok daha eskilere götürülmesi gereken tarihi tıpkı söz konusu tarihsel coğrafi ve kültürel bölgeler gibi araştırıldıkça çok daha eski çağlara doğru ineceği öngörülebilir.
Tarsus’un tarih boyunca her anlamda merkezinde durduğu Çukurova (Kilikya) ise son olarak Urfa’da keşfedilmiş olan Göbeklitepe höyüğünün ve daha birçok höyüğün yer aldığı güneydoğu Anadolu, Asur, Akad ve Sümer devletlerinin adlarının geçtiği kadim Mezopotamya hem coğrafi olarak hem de kültür ve tarih olarak birbiriyle iç içe geçmiş bir tarihsel bütün aslında.
Binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan Tarsus tarihinde görkemli dönemler yaşayan, çeşitli uygarlıklara merkezlik yapan, bölgesinde bulunan bütün kentler gibi doğulu kervanların gelip geçtikleri çoklu İpek Yolu güzergahlarının bazılarının uğrak yeri ve ticaret merkezi olan kent, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, özellikle de XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren çok büyük bir ilerleme kaydederek tarım, hayvancılık ve ticaret alanlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli kentlerinden birisi haline gelmiştir. Cumhuriyet’ten sonra da bu özelliğini geliştirerek devam ettirmiştir. Çukurova’da her türlü tarımın yapılıyor olması ve sanayinin ham maddesi olan ürünlerin çeşitliliği, bu bölgede sanayinin ve tarımsal üretimle birlikte birbirine bağlı gelişmesinde en önemli faktör olmuş. 1800’lü yılların ikinci yarısında, bölge potansiyelinin farkına varan uluslararası sermaye, pamuğun ilk işleme biçimi olan çırçır fabrikalarını faaliyete sokmakta gecikmeyecektir.
Aratos (Aratus) / Antipater / Poseidonius / Athenodorus /
Arhedemos / Nestor / Phutaides / Diogenes / Artemidoros /
Diodoros / Zenon / Khrysippos / Kleanthes / Seneca / Marcus Aurelius / Epiktetos / Gainus Musonius Rufus / Barnabas
St.Paulus (Aziz Saint Pavlus) / Lokman Hekim / Vd.
Çoğunlukla Tarsus’un ismiyle birlikte anılan bu isimler ise özellikle Antik Yunan ve Roma İmparatorlukları dönemlerinde Tarsus’ta yaşamış, alanlarında çalışmalarda bulunmuş bu nedenle de hem Tarsus ve bölgede hem de dünyada siyasetin ve ekonominin yanı sıra bilim, felsefe, eğitim ve kültür alanlarında da her anlamda öncü bir merkez kent olarak öne çıkmasında rolleri olan kimlikler.
Bu bağlamda Tarsus bölgedeki diğer antik kentlerin yanı sıra ve yine bölgede ortaya çıkmış farklı kültürel kentlerden çok daha ileri bir düzeydedir. Bu öylesine belirleyici, yaratıcı ve ilham verici olanakları alabildiğine yüksek bir etkidir ki Tarsus’taki eğitim, kültür ve bilgi düzeyi o dönemin bu alanlarda ünlü Atina ve İskenderiye’de bulunan okulların ününe geçmiş, üniversitesi olan, kürsülerde dönemin ünlü filozoflarının ders verdikleri, bununla da yetinmeyip dışarıdan ders vermek için birçok düşünür ve filozofun kente davet edildiği cazibe merkezi bir kent haline dönüşmüştür.
Ünlü Antik Çağ Yunanlı tarihçi, coğrafyacı ve filozof Strabon’un yazdıklarına göre o dönemin “Tarsus Üniversitesi”nin kentin siyasi, felsefi ve kültür hayatı üzerinde büyük ve yönlendirici bir etkisi söz konusudur. İlk Roma İmparatoru Augustus döneminde Tarsus Üniversitesinin iki filozofu Athenodorus ve Nestor‘un kentin politik önderliğini yaparak Tarsus’u dünyanın en dikkat çekici kenti haline getirdikleri söylenir.
Yine Roma İmparatoru Jül Sezar’ın yakın dostu ve ünlü komutanı, Mısır Kraliçesi Kleopatra‘nın sevgilisi Marcus Antonius döneminde Bergama Kütüphanesinin Tarsus’a taşınmasının yanı sıra dünyadaki birçok bilim insanlarının yazdıkları kitapları toplatarak Tarsus’ta 200.000 ciltlik, dünyada eşi bulunmayan bir kütüphane oluşturulduğu, bununla da yine Tarsus’ta neredeyse bir felsefe kolonisi” oluşturup başta bölgedeki benzer Atina ve İskenderiye gruplaşmalarını derinden etkileyip yeni bir ortak çekim merkezi haline getirdikleri biliniyor.
Öte yandan Tarsus, aynı zamanda o dönemlerin Doğu ve Batı kültürlerinin uzunca bir süre iç içe geçip kesişerek birleştiği bir kent olup ünlü Stoa felsefesinin de o dönemdeki merkezi konumundadır. Erken ya da ilk dönem Stoa Okulu temsilcilerinden Zenon, Khrysippos, Kleanthes, Tarsuslu Zenon ve Antipater, geç dönem ya da Roma Stoası olarak da anılan Çiçero, Seneca, Marcus Aurelius, Epiktetos ve Gainus Musonius Rufus gibi isimler de uzunca bir süre Tarsus’un tarihsel geçmişinde iz bırakmışlardır.
Antik Yunan ve Roma dönemlerinde Tarsus’ta ki bu bilim çevresinin varlığını ve bilime katkılarını Nobel Kimya Ödülü ve Nobel Fizik Ödülü sahibi İngiliz bilim insanı Sir William Ramsay tarihin ilk “Üniversite”si olarak değerlendirir. Gerçekten de o dönem öncesinde ve sonrasında Tarsus’ta birçok felsefe akımıyla birlikte felsefi bilim ve bilimsel felsefi çabaları artmış ve bir çok filozof uzunca bir süre Tarsus’a yönelmiştir.
Gerçekten o dönemden öncesinde ve sonrasında Tarsus’ta bir çok felsefe akımıyla birlikte felsefi bilim ve bilimsel felsefi çabaları oluşmuş ve bir çok filozof ya Tarsus’ta yaşamayı seçmiş ya da bir biçimde bir süreliğine yönlerine ya da yollarını bölgeye çevirmişlerdir.
Tarsus, o dönemde antik dünyanın en önemli Stoa felsefesinin doğup geliştiği ve bir yaşam deneyi olarak gerçekleşme olanağı bulduğu önemli bir merkez konumundadır. Özellikle ünlü düşünürler Montaigne, Descartes ve Pascal’ın öncülük ettikleri Stoacı (doğayla iç içe yaşama ideolojisini benimsemiş olan) düşünce hem Roma döneminde hem de daha sonraları Tarsus’un sosyal ve siyasal hayatında da etkili olmaya devam ederek uzunca bir süre canlılığını korumayı başaracaktır.
Burada adından sık sık söz edilen ve MÖ. 64 – MS. 24 zaman aralığında Roma Cumhuriyeti döneminin Yunanlı tarihçi, coğrafyacı ve filozofu stoacı Strabon olgunluk yaşlarında yazdığı ve günümüzde kayıp olduğu söylenen Historika Hypomnemata (Tarihi Hatıralar) ve Geographika (Coğrafya) adlı yapıtlarının birçok bölümünde hem Tarsus’tan hem de Tarsus’taki stoacılar ile onların da merkezinde yer aldıkları siyaset, bilim, felsefe ve kültür yaşamı hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler vermektedir. Strabon, birçok ünlü filozof, dil bilgini ve şairin o dönemde Tarsus’ta yaşadıklarını, onların kentin kültür hayatına olan etkilerini, her konuda büyük bir gelişme içindeki Tarsus’un bir bilim ve üniversite kenti olduğunu, halkın felsefeye ve diğer bilim dallarına büyük ilgi gösterdiğini ve yeni gelişmeleri öğrenmeye istekli olduğunu, Tarsus’un bu konuda zaman zaman İskenderiye ve Atina’dan bile çok çok önde bir yer edindiğini yazmaktadır.
NEDEN TARSUS? Sonuç Ya da Yepyeni Bir Başlangıç…
Tarsus Tarihsel ve Kültürel Olarak Bir zamanlar -her anlamda- Tam Merkezinde Yer Aldığı Çukurova Ve Yakın Ortadoğu Bölgeleriyle Birlikte Toplumsal ve Kültürel Bir Büyük Vaha Olarak Bilinen Akdeniz Bölgesi’nin Güneyinde Ve Kuzeyinde Yan Yana Dizili Ülke Sanat / Çağdaş Sanat Ve Kültürleriyle El Ele Olabilir Kurulabilir Bölgesel Geleceğini Arıyor!
Amerika’da New York Times gazetesinin 10 Temmuz 1910 tarihli nüshasında Tarsus ile ilgili olarak 9 Temmuz çıkışlı şöyle bir haber yayınlanmış:
“TARSUS ELEKTRİKLE AYDINLANDI.
Havari (Aziz) St. Paul’un doğduğu Küçük Asya’daki (Anadolu)Antik Kent (Tarsus) yeni uygarlığın gelişmişlik imkanlarıyla bağ kuruyor ve şimdi kendisinin üretmiş olduğu elektrik sistemiyle aydınlatılıyor artık.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Mersin konsolosu Edward I. Nathan’ın, (ABD) hükümetimize kentin aydınlatılmasıyla ilgili olarak iletmiş olduğu bir raporda, elektrik üretimi için gerekli doğal gücün Cydnus (Berdan) nehrinden alındığı bildiriliyor.
Şu anda Tarsus sokaklarında 450 elektrikli sokak lambası ve kişilere ait özel ev ve kurumlarda kullanım için de yaklaşık olarak 600 akkor lamba yanıyor.
Elektrikle aydınlatma sisteminin Adana ve Mersin’e kadar genişletilip yaygınlaştırılması bekleniyor.”
- Yüzyıl başlarında bütün dünyaya ilan edilen Amerika kaynaklı hem Anadolu hem Çukurova ve hem de Tarsus’ta 1902 yılında çalışmalara başlanarak kurulan 2 kW gücündeki küçük bir su türbini ile gerçekleşen -“ilk”ler adına- bu alabildiğine değerli, tarihsel, simgesel bir haber formatındaki bilgiye Tarsus ile ilgili pek bilinmeyen başka yaygın önemli bilgiler de eklemekte fayda var.
Farklı kaynaklardan edinilen bilgilere göre Tarsus hem Çukurova hem de komşu Yakın Ortadoğu’da çok sayıda “ilk”lerin tarihine de sahip olan bir kent:
– Dünyanın ilk üniversitesi Antik Çağda Tarsus’ta kurulmuştur,
– Dünyada ilk kanalizasyon sistemi de M.Ö. 100 yılda yine Tarsus’ta kurulup kullanılmıştır,
– Tarsus, Türkiye’de tarımsal alanda ilk traktör kullanımının başladığı kent,
– Türkiye’de peygamber kabri (Danyal Peygamber) olan tek kent,
– Türkiye’de ilk yabancı okulun (Amerikan Koleji (1887)) kurulduğu kent,
– İlk Ticaret Odası’nın (1879) açıldığı kent,
– İlk hidroelektrik santralinin (1902) kurulduğu kent,
– İlk iplik fabrikasının (Mavromati ve Ortakları tarafından) kurulduğu (1887) kent,
– İlk planlı programlı ağaçlandırma çalışmasının (1939 Karabucak Ormanı) yapıldığı kent,
– Türkiye’de ilk konserve fabrikasının (Tarsus Konserve Osmanlı A.Ş.1920) kurulduğu öncü bir
kent konumunda.
Tam da bu büyük ve anlamlı bir tarihe evrilmiş fakat “kışkırtıcı” öncü girişimler ve bilgilerle birlikte simgesel ve düşünsel başka bir teşvik edici saptama yapmamıza izin verilirse altını çizerek şunu söylemek gerekiyor ki: bütün dünya ile birlikte içinden geçmiş olduğumuz özellikle de küresel
Coronovirüs salgınıyla birlikte yepyeni bir tarihsel sürece evrilmiş bulunduğumuzun altının çizilmesi gerekiyor. Bu süreç her ne kadar birbiriyle içi içe geçmiş, oldukça umutsuz ve karmaşıkmış gibi hissedilse ya da öyleymiş gibi düşünmeye yol açıyor olsa da bu kesinlikle tam bir kırılma noktası. Fakat bu kritik süreç yine de muhtemel vaatleri ve olanakları öylesine yüksek bir süreç ki, iki eşdeş rakamın (2020) mucizevi bir biçimde hem yan yana gelip birçok anlamda (siyasi, toplumsal, düşünsel, kültürel, ekonomik, bilimsel vb.) yaratıcı bir bütün oluşturduğu, hem de kendini yineleyerek bütün iyilik esenlik enerjileri yine boşa harcanacakmış gibi algılanabilecek bir “yeni yıl” olmaktan çok sanki her ne olursa olsun insana ısrarla umut edip hayal kurabilme cesareti de veriyor. Yani hem düne, hem bugüne hem de muhtemel yarına güçlü bir zihin ve sonsuz bir ufukla bakılabilirse işte o zaman yepyeni bir kavşakta duruyor olduğumuz hemen fark edilecektir.
Bazen “tarih”in sanki hiç yaşanmamış ya da hiçbir önemi yokmuş gibi kendisini geriye çektiği durağan zamanlar yaşanır ve yaratıcı kültür güçleri de dahil toplumda kültürel bir hareketsizlik eylemsizlik egemen olur. Konunun uzmanları muhtemel ki olanın ya da olmayanın pekala da yeterince farkındadırlar. Fakat eğer toplumsal değişim, dönüşüm ve gelişme için her anlamdaki teknik, teknolojik, ekonomik, toplumsal, siyasal, sanatsal, kültürel, entelektüel gelecek vizyonu yüksek gelişme dinamikleri henüz bu alabildiğine olanaklı durumun farkına yeterince varamadıklarında, varsalar dahi vizyonsuz ve umutsuz olunması nedeniyle kültürel eksiklik bazen yeterince fark edilemediği için durumun pek kolay değişmeyeceği sanılır ama sessizce geliyor olan büyük değişim kendisini zorla dayatır ve öyle bir tarihsel an gelir ki tarih birden o sürecin en etkili, en yaratıcı ve kilit halkası olarak kendisini bütün değerleri, idealleri ve olanağı yüksek birikimleri ve güçlerini can havliyle öne sürer ki işte o sırada aslında zaten ne ve nasıl olması gerekiyorsa ihtiyaç duyulan asıl gerçeklik hareketlenmesi tam da bu süreçte ortaya çıkar ve birden bizlere yol göstermeye başlar.
Hele de tarih öncesi bir zamanla, destansı, mitolojik anlatı ve “tarih dışı bir tarih” söz konusuysa o tarihsel zamanın çoktan gelmiş olduğunun bilinciyle gereğinin yapılmasının zorunlu hale geldiği bir zaman aralığında durup etrafımıza bakınıp aranırken buluruz kendimizi.
Tarsus’un Türkiye’de ve bölgesinde günlük hayata sunulan ilk elektrik ışığının üretimi de dahil birçok ilklerin de tarihine sahip bir kent olduğunun altının belirtilmesi boşuna değil.
Bütün bu bağlamlardan bakıldığında ÇUKUROVA KÜLTÜR GİRİŞİMİ İNİSİYATİFİ ile yola çıkan ve sonradan ÇUKUROVA ÇAĞDAŞ SANAT KÜLTÜR VE EĞİTİM VAKFI’nı kurarak ULUSLARARASI ÇAĞDAŞ SANATLAR MÜZESİ gibi tarihsel kültürel bir ütopyayla tüm Anadolu’da ilk toplumsal kültürel ışığın büyük bir enerjiye dönüşeceği bir “aydınlanma” girişimi olarak yükseleceğini görebilmek hiç de zor olmasa gerek?
Her ne olursa olsun, ne düşünülürse düşünülsün Tarsus’un sahip olduğu uzun ve birikimli çoğul kültürlere açık tarihi üzerine tarihine yakışacak bir büyüklükle bütün o büyük tarihin geçmişindeki kültürlerin güncel temsilcileriyle bünyesinde yepyeni bir gelecek vahası kurmaya niyetlenmiş tek kent olması bile büyük bir çaba ve ütopya aslında.
Bütün bu nedenlerle bu yazının daha başından itibaren derinleşip genişleyerek -hatta belki tekrara düşmekten bile kaçınmayarak- gelen bu tarihsel geçmiş anlatısından sonra -hep olageldiği üzere- yeni ve zorunlu bir muhtemel gelecek öngörüsü çevresinde bir araya gelme niyetini ortaya koymak ve bu niyeti yaratıcı bir gelecek vizyonuna dönüştürmektir asıl amacımız.
Bu amaç ise TARSUS başta olmak üzere MERSİN / ADANA / HATAY / OSMANİYE / KAHRAMANMARAŞ vd. ile artık dünya vatandaşı olmuş ve yolu Tarsus’tan ve Çukurova bölgesinden geçmiş geçmemiş binlerce muhtemel gerçek insanı siyasal, toplumsal, kültürel kimliği bir araya getiriyor ve Tarsus, Çukurova, Yakın Ortadoğu ve bütün Akdeniz için olabilir bir kültürel gelecek arayışına çağırıyor…
Daha baştan tarihçe olmama yolunu benimsemiş bu tarihsel metinde, altın değerindeki kilit cümle; TARSUS, TARİHSEL VE KÜLTÜREL OLARAK MUHTEMEL GELECEĞİNİ ARIYOR!
Bunu yaparken de kendi tarihsel kültürel geçmişiyle, Türkiye’nin, Çukurova ile Yakın Ortadoğu ve Akdeniz bölgelerinin çağdaş kültürel, toplumsal, ekonomik ve siyasi birikimleriyle bağlantılar kurmanın öneminin farkına varabilen nadir dünya kentleri arasına katılmaya hazırlanıyor.
Şimdi artık 500.000 yıl öncesinin mağaralardaki tarihsel kaya resimlerinden günümüzün (İspanya’nın eski sanayi bölgesi günümüzün önde gelen kültür kenti Bilbao Guggenheim Müzesi, İngiltere’deki Tate Modern, Nimes’deki Carré d’Art – Çağdaş Sanat Müzesi, İtalya’da Venedik ve Birleşik Arap Emirlikleri Abu Dhabi’deki Guggenheim Müzeleri, Fransadaki Louvre ve yine Louvre Abu Dhabi, İtalya’da Floransa’daki Ufizzi Müzesi vd.) dünya modern ve çağdaş sanat müzelerinin hem kalıcı hem gezici hareketli sergi koridorlarına kültürel geçişler çağdayız artık.
Floransadaki Ufizzi müzesinin bulunduğu ve neredeyse yalnızca Asya’da gelen ticari mallar ile tıp ilaç ve malzemeleri ticaretiyle uğraşan ünlü Medici ailesinin 400 yıllık tarihi aynı zamanda Floransanın ve ait oldukları İtalya’nın da, müzeye çevirdikleri merkezi iş yerlerinin de tarihidir ve bu bütün dünya için öngörüsü oldukça yüksek bir gelecek vizyonu örneğidir.
Yine tıpkı İtalya’nın Toscana bölgesinde yer alan Floransa kentinde olduğu gibi, aynı coğrafi ve kültürel olanaklara sahip olduğu düşünülmesi gereken Çukurova Bölgesi ile onun bir zamanlar (Kilikya) merkezinde yer alan tarihsel Tarsus, Mersin, Adana, Osmaniye, Antakya / Hatay ve Kahramanmaraş vd. küçüklü büyüklü yerleşim bölgeleri ile Selçuklular, Osmanlı İmparatorluğu ve imparatorluk öncesi beyliklerinin de tarihi olduğu kadar Türkiye’nin de tarihidir.
Sonuç olarak; olabilir bir ÇUKUROVA ÇAĞDAŞ SANATLAR MÜZESİ girişimiyle bölgenin eski kadim Doğu Roma İmparatorluğu’nun coğrafi kültürel kodlarıyla çevrili başta Çukurova Bölgesi ve Türkiye olmak üzere yakın coğrafyalarda yer alan Ortadoğu ve Yakın Asya (Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, İsrail, İran, Irak, Suudi Arabistan, Yemen, Kuveyt, Umman, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Pakistan, Afganistan vd.), Akdeniz’in güney kıyısında yer alan (Mısır, Libya, Cezayir, Tunus, Fas vd.) ile yine Akdeniz’in kuzey kıyısına dizili (Portekiz, İspanya, Fransa, Monako, İtalya, Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ, Kuzey Makedonya, Bosna-Hersek, Arnavutluk, Yunanistan, Malta, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, vd. ulus/ülke kültürlerine ait çağdaş sanatçıları, tasarımcıları ve gelecek vizyonerlerinin buluşacakları yeni bir kültürel yaşam kurma arzularını gerçekleştirecek ve bunları topluma sunma amacıyla müze bünyesine aktarabilecekleri bir kültürel havza olarak Çukurova’da Tarsus merkezli çok katmanlı kültürel tarihine adanmış bir tür armağan ve gelecek ütopyası abidesinin önünü açmayı amaçlıyor.
Çünkü; Tarsus da Çukurova da, Yakın Ortadoğu ve geniş Akdeniz Bölgesi de aynı zamanda geçmişlerinde barındırmış oldukları büyük tarihsel geleneksel ve günümüzün çağdaş birikimleriyle neredeyse bütün dünyanın ve insanlığın da kısa tarihi olduğu gibi muhtemel gelecek tarihi olmaya da aday görünüyor.
Yeni bir kültürel “günümüz kültü” oluşturma süreci içerisindeyiz ve bu kült tarihsel birikim üzerinden yükselen bugünün ve muhtemel gelecek formlarının, kültürlerin bir araya getirildiği, yeni ve çağdaş bir yaşam kuran müzeleşme fikirlerinin öne çıktığı ve gerçekleşme potansiyelinin ve mecburiyetinin oluştuğu bu süreçte yeni bir kültürel yaşam ve gelecek kurmak adına, bu vizyonda müzelere doğru bir evrimleşme içinde ilerliyoruz hızla.
Bu da ancak sahip olduğu kültürel birikimleri alabildiğine yüksek kültürel kucaklayıcı coğrafi çember kurarak ve merkezi bir alan oluşturulması ile mümkün görünüyor.
Önümüzdeki tarihsel sürecin önündeki asıl tarihsel kültürel soru şudur: Çukurova / Tarsus ya da adı geçen geniş coğrafi kültürel bölge, tıpkı binlerce on binlerce yıllık tarihinde barındırdığı yeni kültür hamleleri gibi kendi muhtemel geleceğine farklı bir çağdaşlaşma kültürü yatırım yapacak mıdır yoksa bu büyük hamleyi yapmakta gecikip tarihi uzaktan mı izlemeye mahkum bir “tarih dışı”lık haline mi evrilecektir?
Bu tarihi sorunun günümüzdeki cevabını ÇUKUROVA KÜLTÜR GİRİŞİMİ İNİSİYATİFİ’nin Tarsus’un yanı sıra Mersin, Adana, Osmaniye, Hatay /Antakya, Kahramanmaraş vd. bütün (Çukurova)yı da bir araya getirerek birlikte oluşturdukları ÇUKUROVA ÇAĞDAŞ SANAT KÜLTÜR VE EĞİTİM VAKFI ve ÇUKUROVA ÇAĞDAŞ SANATLAR MÜZESİ bağlamıyla kurmaya hazırlanıyor!
15 Ekim 2023
Ekrem Kahraman
ÇUKUROVA! ÇUKUROVA! (CHİLAKKA / CİLİCİA / KİLİKYA / KİZZUWATNA / HİLAKKU / TABAL / TEBAİ / QUE / LEVANT / HYPACHOEA / VD.
(TARSUS: Tarsos / Tarzu), (MERSİN: Ingira / Anchile) / (ADANA: Adanya / Danuna), ( HATAY: Antiocheia / Antakya ) / (OSMANİYE: Cebelibereket) (KAHRAMANMARAŞ: (Kurkuma / Markasi / Markas / Maraş), (AFŞİN: Arabissos, Arebsûs, Efsus)
İnsanlık tarihi bir canlı türü olarak “insan”ın ortaya çıkışı ve milyonlarca yılı geride bıraktığı çağlar boyunca kültürel olarak “insanlaşma”sının tarihi olduğu kadar, yerleşim alanları ile bu alanların köyden kasabaya, kasabadan “kent”e ve kentlerin de üst üste kültürel uygarlık katmanları oluşturarak “tarihsel kültürel vahalar” kurabilmiş bölgelerin de tarihi olarak okunmalı…
Hatta daha da ileri gidilerek kentlerin ve ait oldukları tarihsel kültürel vahaların tarihi, tarih boyunca sürekli yenilenen birer yaşam, kültür ve uygarlık formu olarak ortaya çıkan bu tarihsel yerleşim bölgelerinin, kültürlerin ve uygarlıkların da toplu tarihleri sayılmalı…
Çünkü insanlığa ait büyük tarihsel gelişiminin bilinebilir en yakın aşamasında ortaya çıkan ulus devletlerden önceki süreçlerde köylerin, kasabaların, kentlerin, kent krallıklarının, imparatorlukların, bölgelerin, coğrafyaların tarihleri bütün dünya insanlık ve uygarlık kültürü birikimi uygarlıklar tarihidir de…
Örneğin, bütün dünya kültürleri tarafından insanlık tarihinde büyük bir kültürel ve bilimsel sıçramaya yol açtığı kabul gören tarihsel Rönesans, ortaya çıkmış olduğu İtalya’da yalnızca Floransa, Venedik, Siena vd. kentlerin tarihi değil aynı zamanda dönemin kültür yaratıcısı büyük ve bereketli Toscana Bölgesi‘nin de tarihidir.
Hatta -en azından bir dönem bağlamında- Sanat Tarihi‘nin de tarihidir denilse yeridir. Çünkü Toscana Bölgesi insanlık birikimi adına yeni bir kültür iddiası taşıyan bir kültür vahası olarak öne çıkma öncülüğü nedeniyle bütün dünyanın ilgisini çekmiş ve çekmeye de devam edeceği anlaşılan ender kültürel bölgelerin başında gelmektedir.
Bu açıdan bakıldığında Akdeniz Bölgesi’nde yaklaşık 500.000 yıl gibi uzun bir geçmişe sahip, Antalya’daki Karain Mağarası‘ndan Çukurova‘ya ve oradan da Hatay’da Amik Ovası‘nda çatallanarak, güneyde Suriye,
Lübnan, Filistin ve Mısır‘a, oradan da Kuzey Afrika’ya yönelerek, Akdeniz’in güney kıyılarında yer alan Libya, Tunus, Cezayir, Fas‘a kadar uzanarak Kuzey Atlantik Okyanusu’na kadar bir yolculuğa çıkalım.
Sonra geriye dönelim ve yine Antakya/Hatay’daki Amik Ovası‘dan doğuya doğru devam eden ve bir zamanların İpek Yolu güzergahını izleyerek önce Güneydoğu Anadolu‘ya ve sonra da bazı tarih bilimcileri tarafından basma kalıp bir anlayışla Irak ile sınırlanan Mezopotamya‘nın Anadolu’daki öncül parçası olarak tanımlanması gereken Şanlıurfa merkezli Harran Ovası‘na ve oradan da Anadolu sınırlarını da aşarak Irak, Kuzeydoğu Suriye, Güneybatı İran topraklarında yer alan kadim Mezopotamya havzasını tarihsel kültürel Mezopotamya haline dönüştüren Fırat ve Dicle nehirlerinin aralarına alarak suladıkları alabildiğine verimli küçüklü büyüklü “kültürel vaha”lar olarak da tanımlanabilecek oldukça bereketli tarih, kültür ve tarım “vaha”larının insanlığın gelişimindeki rollerini yeniden hatırlamaya çalışalım.
İnsanlığın ortak uygarlık birikiminin ilk çağlarında barınma, beslenme ve kendi muhtemel geleceğini kurma mücadelesinde bu olanakları alabildiğine yüksek iklim kuşağında Akdeniz çevresinde yer alan ve neredeyse kültürel bir enlem oluşturan bu bölgelerin sulak ve verimli su havzaları olmalarının yanı sıra aynı zamanda tarıma uygun topraklara ve iklim koşullarına sahip olmaları nedeniyle insanlığın göçebe yaşamdan yerleşik yaşam kültürüne sıçramalarına olanak sağlayan bölgeler olarak öne çıkmasıyla sonuçlanmıştır.
Zaten söz konusu bu bölgeler her anlamda “büyük” insanlığın da onun yaratmış olduğu kültürel uygarlığın da binlerce yıldır gelişip boy verdiği tarihsel “kültürel vaha”lar olarak bütün ihtişamlarıyla önümüzde duruyorlar.
Yine aynı bağlamda, tarihi Mısır Uygarlığı‘nın temelinde esas olarak Nil Nehri Havzası‘nda ortaya çıkan kültürel ve uygarlık katmanlarının tarihsel devinimlerine yakından bakıldığında sözünü etmiş olduğummız diğer bölgelerle eşdeş benzerliklerin var olduğu hemen fark edilecektir.
Örneğin birçok yazılı kaynakta ve bazı edebiyatçıların kitaplarında ismi anılan ünlü İskenderiye Kütüphanesi ile çevre katmanları ve bağlantıları sayılması gereken Tarsus ve Atina‘da aynı süreçte ve birbiriyle iç içe geçmiş felsefi kültürel üretimlerin Antik çağda bu büyük geniş havzada (Çukurova, Yakın Doğu, Akdeniz ve Ege denizi çevresi toprakları ve adaları vd.) ortaya çıkmaları herhalde bir tesadüf sayılmayacaktır.
Bütün bu bilgiler üzerinden ve bugünden bakarak bu tarihsel bağlamları doğru değerlendirildiğinde Çukurova Bölgesi de tıpkı Mezopotamya ve Nil Vadisi gibi bir zamanlar insanlık tarihinde zengin ve kalıcı bir kültür vahası olabilmiş tarihi coğrafi benzer bölgeler kadar hatta çok daha önemli ve belirleyici bir kadim bölge olarak öne çıkmaktadırlar.
Burada ismine ister doğrudan Çukurova, ister Kizzuwatna, Que, Kilikia Pedias (Ovalık Kilikya), Hilakku (Tarsus’un kuzey ve batı tarafları), Tabal, Levant, Hypachoea vb. uzunca bir süre toparlayıcı bir isimle Cilicia (Kilikya) olarak anılan bölge, içerisinde zaman zaman bir “başkent” ya da yaşam ve kültür merkezi olarak yer alan Tarsus başta olmak üzere Mersin, Adana, Antakya, Hatay, Osmaniye, Kahramanmaraş, Afşin, Gaziantep, Urfa vd. yakın antik yerleşim bölgeleri ve kentler ile günümüz Yakın Ortadoğu’sunda ve büyük Akdeniz havzası/ denizi çevresinde bulunan bütün bölge ve yerleşim yerlerinin tarihi aynı zamanda Çukuova‘nın da tarihi olarak görülmeli ve bölge bu bağlantılar üzerinden yeniden değerlendirilmelidir.
Bu tarih hem tarihsellik hem uygarlık hem kültürel birikim katmanları bağlamında alabildiğine zengin, elverişli ve evrensel bir zemin olarak bütün bakirliğiyle önümüzde duruyor. Bununla da kalmıyor aynı zamanda hem Çukurova‘dan hem Türkiye‘den, hem de bütün uygar dünyadan geçmişteki tarihsel birikimleri üzerinden bu çağdaki ve muhtemel gelecekteki çağdaş ve yeni tamamlayıcı kültürel karşılıklarını da tarihsel olarak günümüzün Çukurova bölgesinden herhalde dört gözle bekleniyor olmalı?
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Suriye’nin kuzeyinde Yukarı Fırat ve Dicle Bölgesi’ndeki arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan Batman’da Hallan Çemi Höyüğü ile Hasankeyf Höyük,
Diyarbakır ilinin Bismil ilçesine bağlı Ağıl Köyü ve Aşağı Sazlık mezrası yakınlarında yer alan Körtik Tepe Höyük, Siirt’te bulunan Gusir Höyük ve Başur Höyük, Şanlıurfa sınırları içerisinde yer alan Nevali Çori ve Göbeklitepe Höyüğü, yine Mardin Artuklu’da yüzeye çok yakın olarak yürütülen bir inşaat sırasında rastlantıyla bulunan tarihsel uygarlık birikimleri, Diyarbakır’ın kuzeyinde, Ergani Ovası’nda, Dicle Nehri’nin kıyısında ye alan Çayönü Höyük, Gaziantep’in Kilis İlçesinde ortaya çıkarılan Oylum Höyük, Hatay Dörtyol’daki Kinet Höyük, Adana merkezdeki Tepebağ Höyük, Ceyhan’daki Tatarlı Höyük ve Sirkeli Höyük, Tarsus’taki Gözlükule Höyüğü,
Mersin’deki Yumuktepe Höyük vd. irili ufaklı -belki henüz ortaya çıkarılmamış- birçok höyük ya da tarihsel yerleşim kalıntıları bu bölgede hem birbirinden çok farklı kent uygarlıklarının hem kentler arası kültürel ve yaşamsal ilişkiler üzerine kurulu ortalama MÖ. 10.000-5.000 yılları arası bir dizi farklı kültürel katmanlara ait tarih öncesi önemli tapınaklar, zengin yaşam alanları keşfedilmiştir.
Bölgedeki bir çok höyükte halen sürdürülen kazılarla ilgili konunun uzmanları tarafından yapılan açıklamalara göre bölgenin tarihinin yaklaşık MÖ. 10.000’li yıllara kadar indiği ve pek çok yerleşim kalıntılarına ulaşılıp yeni yeni bulguların keşfedileceğinin öngörüldüğünü o yüzden bilimsel ve doğru bir
tarihlemenin henüz tam olarak sonuçlandırılamayacağını, bu nedenle de önümüzdeki süreçte doğal olarak sözü edilen bütün tarihlemelerin çok daha önceki tarihlere kadar inebilecekleri pekala da ileri sürülebilecektir.
Henüz ancak bir bölümü keşfedilebilmiş bu alabildiğine bereketli uygarlık ve kültür vahaları, Aşağı Fırat ve Dicle nehirleri çevresinde ve Türkiye sınırları dışında yer alan kadim Mezapotomya havzasındaki kent devletleri (Sümer, Akad, Asur- Elam vd.), Suriye’nin Güney’inde Mısır’da yer alan Nil Nehri Havzası‘nda, bir zamanlar isimleri önce Hatti Ülkesi sonra Levant sonra Kilikya olarak anılan bölge ve kuzeyden Toros Dağları’yla çevrili büyük Çukurova da yüksek ve derin bir kültürel geçmişie sahip zincirleme uygarlıklar hazinesinin gün ışığına çıkarılmasının sancılarını çekiliyor.
Amerikalı Doğu bilimci ve arkeolog James Henry Breasted tarafından adı Bereketli Hilal ya da verimli Münbit Hilâl olarak da anılan bu alabildiğine bereketli, olanakları yüksek kadim kültürel coğrafi çoğul bölge çağsal olarak geçmişten bugüne, bugünden geleceğe birbiriyle iç içe geçerek oluşmuş tipik bir dizi -zincirleme- yeni yaşam içerikleri ve formların kültürel üretimlerin alanı olarak öne çıkıyor. Günümüzde adına Ortadoğu Bölgesi denilen ve esas olarak Doğu ve Batı uygarlıklarının neredeyse tümünün doğup büyümüş oldukları dünya tarihinin en çok bilinen ve kabul gören tek ortak tarih ve kültür bölgesi konumundadır gerçekten de.
Arkeoloji dünyasında adı Bereketli Hilal ya da Münbit Hilâl olarak anılan bu büyük kadim coğrafi kültürel vaha konumundaki bölge, ılıman iklimler, suyu bol ve bereketli tarihsel nehirler (Fırat, Dicle, Nil, Asi, Seyhan, Ceyhan, Berdan) vd. verimli havzalar (Mezapotomya ve Nil havzaları) ve ovalardan (Nizip, Suruç, Harran, Amik, Çukurova vd.) oluşan tarıma dayalı büyük kültürel uygarlıklar kuşağıdır.
Ortadoğu’da, Batı ve Ortadoğu uygarlıklarının tarihsel olarak ortaya çıktıkları bu kadim bölge Güneyinde Arabistan çölü, kuzeyinde Doğu Anadolu dağlık bölgesini de içine alarak batıda Toros Dağları, doğusunda kadim Mezopotamya, batısında ise Doğu Akdeniz kıyısında bulunan Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, İsrail ve Filistin ile Mısır‘ın Nil Vadisine kadar uzanan tarihsel ve kültürel uygarlıklarla bezeli bir bölgedir.
Dünya haritası bağlamı üzerinden düşünüldüğünde bile gerçekten de -her anlamda- bu öyle “bereketli” ve yaşamsal kültürel bir kuşaktır ki dünya uygarlığı bu kültürel coğrafya üzerinden kurulup gelişen, insanlık tarihi de, dinler tarihi de, geçmiş kültür ve sanat tarihleri de, günümüz dünyasının değerleri ve birikimlerinin zemininde oluşmuş ve neredeyse tümüyle bu kuşak üzerinden hayat bulmuş gibidir.
Birkaç paragraf öncesinde de altını özenle çizmiş olduğumuz gibi bölgede çoğu birbirinden bağımsız olarak
sürdürülen kazılarda ortaya çıkan bulgular üzerine yapılmış ortak bilimsel çalışmalar da gösteriyor ki bölge MÖ. 9 -10.000’li yıllarda dar ve sınırlı ilkel köy yaşamına ve bu yerleşim yerlerinin çevresinde zamanla tarımsal üretime geçildiği, hemen ardından da sulu (cıvık) tarımın başladığı artık yakından bilinmektedir.
Bu bağlamda adına uygarlık dediğimiz ilk ilkel yaratıcı yaşam kültürü ile son çağdaş yaratıcı kültürel yaşam da zaten bütün dünya üzerindeki bu tarımsal üretim alanları üzerinden can bularak gelişerek günümüzde büyük tarımsal üretim ve sanayi alanları olarak öne çıkacakmış gibi görünmektedir.
Türkiye / Suriye / Lübnan / Ürdün / Filistin / İsrail / İran / Irak / Pakistan / Afganistan / Suudi Arabistan / Yemen / Kuveyt / Umman / Katar / Bahreyn / Birleşik Arap Emirlikleri / Mısır / Libya / Tunus / Cezayir / Fas / Vd.
Portekiz / İspanya / Fransa / Monako / İtalya / Malta / Slovenya / Hırvatistan / Bosna – Hersek / Karadağ / Arnavutluk / Yunanistan / Kıbrıs vd.
Tarihsel olarak günümüzde bütün dünya yepyeni bir çağa evriliyor. Bu yeni ve tarihi önemdeki yeni çağ, insanlığın tıpkı geçmişte olduğu gibi -öyle ya da böyle- günümüzün yeni muhtemel kültürünü de üretmekle yeni bir çağdaş uygarlık oluşturma olanakları, görevleri ve şanslarıyla iç içe yükseliyor.
Evet, günümüzde bütün insanlığın önüne hiç de alışık olmadığımız yepyeni bir çağ geliyor ve bu çağın -Doğu-Batı demeden- yeni, özgün çağdaş sanat ve kültürü, hangi çağdaş uygarlık ya da kültür birikimleri üzerinden nerelerde ve hangi kültürel coğrafyalarda üretilecektir gibi tarihsel bir soruyla birlikte cevabın da yine bu büyük kadim bölgede gerçekleşeceği düşüncesinin iyice öne çıkmaya başladığı yepyeni bir süreçle karşı karşıyayız?
O yüzden de önümüzdeki bu yeni sürecin merak edilen bu alabildiğine temel sorusunun muhtemel cevaplarının tam da bu tarihsel büyük kültürel vahada ve noktada yeni çağdaş sanat ve tasarım alanlarıyla iç içe durduğunun altının çizilmesi gerekiyor.
Tam bu noktada İrlandalı şair, şiir kuramcısı ve oyun yazarı William Butler Yeats‘ın çağının çağdaşı bir şiir kuramıyla ilgili bir yorumuna atıfta bulunmak herhalde yerinde olacaktır?
Yeats’a göre ait olduğu çağın yeni ve özgün şiiri, farklı çağların bir zincirin halkaları gibi birbiri içerisinden
geçerek ve yine birbirine tutunacakları fakat yeni ve özgün/çağdaş yeni bir halka olarak ortaya çıkarak gerçekleşebilecektir ancak.
Yani çağının çağdaşı şiir bir yandan kendisinden önceki şiirin sonrakiler oraya tutunup eklenebilsinler diye bıraktığı ve aslında çoğu sözde şairin fark edemediği o küçücükmüş gibi görünen fakat alabildiğine yaratıcı, olanakları yüksek bu dilsel, imgesel, hakiki kültürel açıklığa
tutunan, öte yandan da tıpkı bir önceki çağ şiirinin yapmış olduğu gibi kendisinin de bir sonrakilere
tutunabilecekleri yeni olanaklı aralıklar bırakan yeni bir şiir olacaktır doğal olarak.
Yeats’ın da altını bilgece bir kuramla çizmiş olduğu gibi şiir nasıl yapılıyorsa düşünceler, bilgiler, kültürler ve uygarlıklar da benzer biçimde oluşuyor aslında.
Bu bağlamda söylenmesi ve altı mutlaka çizilmesi gereken en önemli ve belirleyici asıl kültürel insani ve toplumsal evrimleşme halkası, uygarlıkların da tıpkı şair ve şiir kuramcısı Yeats’ın söylemiş olduğu gibi bir dizi iç-dış gelişim üzerine kurulu çağsal halkalardan oluştuğu ve bunun günümüzde de benzer bir yol izleyerek dünden gelip geleceğe doğru tarihsel olarak hiç zaman aralığı bırakmadan -bazen fark edilemeyecek kadar yavaş bazen ise hızlı bir biçimde-yürüdüğü gerçeği ve bunun aynı zamanda farklı ulus kültürleri için de aynen geçerli ve benzer bir yolu izleyerek gerçekleştiği ve bu bağlamlar üzerinden devam edeceğidir.
Kesin olan şu ki: bunu fark eden kültürler üreterek, gelişerek, yaptıklarını gösterip paylaşarak ve bunların taşıdıkları kültürel değerleri koruyup aynı zamanda ortaya çıkmalarını teşvik ederek varlıklarını sürdüreceklerdir. Tarihin ve kültürün bu zorunlu işleyişini fark edemeyen ya da bunda geç kalan uyurgezer ve tembel kültürlerin ise ya sağa sola savrularak kendi yapılarını ve varlıklarını aşırı yoracakları ya da farkına bile varmadan bir zaman sonra tarih dışına düşerek yok olacaklarını öngörebilmek hiç de zor olmasa gerek.
Tıpkı geçmişte olan toplumsal dilsel kültürel kayboluşların zamanla ölüme sürüklenmesi gibi…
Bu edebi ya da tarihsel felsefi kültürel bağlam ve kuram üzerinden bakıldığında söz konusu ister kültürel, ister tarımsal ya da siyasi, ekonomik yaşamsal vaha, havza ve ovalarda yer alan başta Türkiye, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, İsrail, İran, Irak, Suudi Arabistan, Yemen, Kuveyt, Umman, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ile Akdeniz’in güney kıyılarında yer alan Mısır, Cezayir, Fas, Tunus ile Akdeniz’in kuzey kıyısında Avrupa’da yer alan Portekiz / İspanya / Fransa / Monako / İtalya / Malta / Slovenya /
Hırvatistan / Bosna – Hersek / Karadağ / Arnavutluk / Yunanistan / Kıbrıs vd. (hatta Kıbrıs ile doğuda Pakistan ve Afganistan dahi) birçok anlam ve bağlamda birbiriyle tarihsel kültürel ilişkiler üzerine kurulu zincirleme bir bütünlük oluşturmaktadırlar.
Bu hem tarihsel, hem dinsel, hem felsefi, hem kültürel yaşam bağlantıları ve ilişkileri aynı zamanda bazen büyük “kültürel vaha” bölgenin hak ettiği, bazen de yeni bir çağa ait ve dolayısıyla büyük insanlık birikiminin ulusal ya da evrensel ortak tarihsel birikimidir de…
Burada altı çizilmesi gereken en önemli noktalardan birisi de -en azından entelektüel jargonda- Doğu-Batı diye ikiye ayrılmış görünen bu iki kültürel uygarlık bütününün ortak ana omurgasında her anlamda duran tek ülke olarak Türkiye’nin, içerisinde Tarsus ve Çukurova‘nın da yer aldıkları kültürel Anadolu‘nun tarihsel bir gerçeklik olarak da öne çıkıyor olmasıdır.
Bu nedenle Türkiye’nin her anlamda ayrıcalıklı bir tarihe, kültür birikimine ve doğal olanaklara ve geçmişe sahip olduğu herkesçe kabul gören tarihsel Çukurova Bölgesi ise hem yukarıda ismi anılan bölge ülkeleri hem de onlarla ilişki içerisinde bir gelecek çizgisine tarihsel olarak dahil olan Tarsus, Mersin, Adana, Osmaniye, Hatay ve Kahramanmaraş ile diğer irili ufaklı tarihsel antik kentler ile bu tarihsel kültürel bağlamın hem uyumlu ve en yakın hem de birbiriyle iç içe geçmiş ana halkaları durumunda olmalarıdır.
Burada her şeyden önce, sanat, kültür, edebiyat, bilim, ekonomi ve toplumsal yaşam vb. bütün diğer yaratıcılık faaliyetleri üretiminin öncelikle ister geçmişin ister günümüzün isterse gelecekte yapılacak olan bütün insani toplumsal kültürel üretimlerinin böyle bir bütünlüklü sınırlar ötesini de kapsayan bir tanımlanmaya ve yeniden konumlandırılmaya ihtiyacı olduğunun görülmesi ve bunun altının yeniden çizilmesi gerektiğinin belirtilmesi gerekiyor.
GILGAMIŞ DESTANI’NDAN ÖNCE VE SONRA:
Anadolu’dan çıkıp sınırlarımızı aşarak Mezopotamya’yı suladıktan sonra Basra Körfezi’ne akan iki nehir: Fırat Ve Dicle…
Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nden çıkıp Türkiye sınırlarını aşarak tarihsel Anadolu’ya giren ve Antakya / Hatay’da Amik Ovası’nı suladıktan sonra Akdeniz’e dökülen bir nehir: Asi nehri…
İnsanlık tarihinin günümüze kadar gelebilmiş kadim tarihinin en eski ve ilk yazılı metni olarak tanımlanan Gılgamış Destanı, her ne kadar günümüzde insanlık tarihinin ilk ve tek anlatım formu olarak kabul görse de
-doğru, yanlış ya da eksik- bir tür o tarihsel evrimleşme sürecinin de artık bilinebilir alanlarımıza giren sözlü / yazılı kültür tarihinin de ilkidir de aslında…
Okuyanlar ve yakından ilgilenenler bilecektir: destanın kahramanı Gılgamış’ın yaklaşık olarak M.Ö. 3.000 – 4.000’lü yıllar arasında Mezopotamya‘da kurulu Uruk kentinin kralı olduğu söyleniyor. Ünü günümüze kadar gelen ve krallığı döneminde birçok uygarlık ile kültür girişiminin yanı sıra tarihte ilk yaşlılar, gençler, çocuklar kadınlar meclisi kavramlarını oluşturarak bizzat uygulayan efsanevi kral Gılgamış öldükten yaklaşık olarak 1000-1500 yıl sonra yine Mezopotamya’nın çığır açıcı buluşlarından birisi olarak tarihin önünü açan çivi yazısının keşfiyle birlikte dilden dile, kulaktan kulağa yayılarak gelmiş olan ayrıcalıklı kahramanlık öyküsü sözlü kültürden ilk yazılı kültür enstrümanı olarak ortaya çıkan çamur tabletler üzerine sonradan aktarıldığı artık kadim bilgilerimiz arasındadır.
Günümüzde değişik alanlarda yüz binlerce yazıya binlerce kitaba konu edilmiş olan Gılgamış Destanı‘nın elimizdeki yaygın versiyonun sözlü kültürden yazılı kültüre aktarılan farklı bölgelerde yazılmış ve dünyanın ilk kütüphanesi olarak da anılan günümüzde Irak sınırları içerisinde yer alan Ninova’daki tabletlerdeki benzer anlatıların Asur kralı Asurbanipal’in kültürel tarihsel korumacılığı ve emriyle dönemin en önemli şairlerinden Akad’lı ve bir tür Şeytan Kovucu “lakaplı” Sîn-lēqi-unninn (Ey Sîn! Duamı kabul et!) (Sîn Ay Tanrısı demektir!) yine M.Ö. 1300’lü yıllarda “yeniden yazım” yöntemiyle günümüze aktarıldığı da artık yine bilgilerimiz arasına kaydedilmiş bulunuyor.
Fakat elbette çivi yazısı ile yazılmış ilk metinlerin dışında bir de arkeolojik kazılar ve araştırma sonuçlarının da bütün insanlığa kazandırmış olduğu farklı birçok bilimsel bulgular ve düşünsel yeni bilgiler de söz konusu…
Bilindiği üzere ilk insanlar doğal olarak yaşamlarını vazgeçilmez bir biçimde ihtiyaç duydukları içilebilir su ve yenilebilir her türlü besin kaynaklarının yakınında sürdürmüş, böylece tahılı ve buğdayı keşfedip yeniden üretmeye başlayarak hem doğal ihtiyaçlarını karşılamış hem de keşfettiklerini zaman zaman tanrılaştırmış bazen de gerektikçe onlar için gerek küçük topluluklar,
gerek kavimler gerekse kent krallıkları olarak birbiriyle savaşlara girişmekten kaçınmamışlardır. Tarihsel ekmek ve su önemini ve değerini fark ettirdikçe de, bereket ayinlerinde tanrılardan göndermesi için yakarılan hayat kaynağı olduğu gibi, tanrılar tarafından insanları cezalandırmak amacıyla gönderilen ateş, salgın hastalıklar, savaşlar, doğal afetler vb. bir tür tanrıların gazabının bir parçası olarak da öne çıkmışlardır çoğunlukla.
Gılgamış Destanı içerisinde rastladığımız kadim Nuh Efsanesi ile sonraki ardışık süreçte ortaya çıkan Babil Efsanesi vb. tarihsel anlatıları da bu bağlamda günümüzde yeniden ele alma gereği vardır.
Bu bağlamda, içerisinde Mersin, Tarsus, Adana, Osmaniye, Hatay ve Kahramanmaraş’ı barındıran büyük Çukurova‘yı bir yay gibi çevreleyip kucaklayan Toros Dağları silsilesinde yer alan Bolkar Dağları‘ndan çıkıp Tarsus’un içinden geçerek kadim Kilikya/Çukurova topraklarını suladıktan sonra Akdeniz‘e dökülen Berdan Çayı/Irmağı, İç Anadolu Bölgesi’nden Kayseri / Pınarbaşı’ndan çıkıp Toros Dağları’nı aşarak Çukurova’ya inen Adana’daki Seyhan ile yine yaklaşık olarak aynı bölgeden çıkıp Kahramanmaraş‘ın Elbistan ilçesinden geçerek gelen Ceyhan ya da Antik Çağ’daki adıyla Pyramus nehirlerinin Çukurova’da, Lübnan’da Bekaa Vadisi’nin doğusunda yer alan dağlardan doğup Suriye’yi aşarak Türkiye’nin Hatay/Antakya’da Amik Ovası‘nı sulayarak Akdeniz’e dökülen Asi Nehri (Orontes ), Güneydoğu Anadolu’daki Fırat ve Dicle nehirleri ile bu nehirlerin Mezopotamya bölgesinde oluşturdukları birbirine yakın ve hatta iç içe geçmiş kadim kültürler aynı dönemlerde, aynı önem işlev ve zamanlamayla birbiriyle her anlamda yaratıcı bir ilişkiler ağı yumağı oluşturdukları düşünülmelidir.
Bu bağlamda bu nehir ve ova kültlerine Mısır’daki kadim Nil Nehri’ni de rahatlıkla ekleyebiliriz.
Öte yandan başta Kur’an olmak üzere Ortadoğu’da kurulmuş bütün dinlerin dini kaynaklarında da yine benzer bir biçimde “Cenab-ı Hak cennetten beş nehir indirmiştir: Seyhun, Ceyhun, Dicle, Fırat ve Nil” vb. ifadelerin sıkça geçtiğini de yeniden hatırlamak ve hatırlatmak gerekecektir ki bu da aslında kadim insanlık tarihinin kalbinin attığı bu büyük bölgenin hem önemini hem birikimini hem de muhtemel gelecekteki pozisyonunu sahip olduğu siyasal, toplumsal, kültürel bölgesel olanaklar üzerinden yeniden incelenmesi ve yeniden kurulması gerektiği yönünde yeni bir şeyler söylüyor bizlere…
O yüzden de Çukurova bölgesi ile bütün bu kadim bölgelerin yanı sıra Akdeniz çevresini saran bütün ulus devletler dizisinin birbirine bağlanarak bir tür kendiliğinden doğal ortak tarihler, kadim bölgeler, yaklaşık kaygılar, anlamlar, kültürler, uygarlıklar siyasi kültürel ilişkiler ile tarihlere sahip gelecek ütopyaları olarak görülmesi bütün insanlık için birer çıkış kaynağı olacaklardır.
2010 yılında Güneydoğu Anadolu’da Mardin Artuklu‘da, Artuklu Üniversitesi için yeni yerleşim yeri olarak düşünülen alanda Orta Taş Çağı‘na ait olduğu belirtilen tarihi kalıntılar bulundu. Buluntuların neredeyse toprağın yüzeyinde ya da çok derinde olmayan ve ana hatları bozulmadan günümüze kadar gelebilmiş olması arkeologlar tarafından hayli şaşırtıcı olarak değerlendirildi.
Yine aynı günlerde Suriye’nin Hama kentinde Belaas Dağı civarında yapılan arkeolojik kazılarda da M.Ö. 10.000’li yıllarda kurulmuş olduğu öngörülen çok eski bir yerleşim yerinin kalıntıları açığa çıkarıldı. Bu iki kadim komşu ülke Türkiye ve Suriye’nin de içerisinde yer aldıkları bölgede hemen aynı yıllarda yapılan her
iki kazıda bulunan bu kalıntılar insanlığın göçebelikten yerleşik yaşama geçerken bıraktıkları yaşamsal kültürel izlerin benzerleri olarak değerlendirildi.
Özellikle Hama kentinde keşfedilen antik yerleşim yeri mimarisinin Fırat havzası ve Filistin’de daha önce keşfedilen Neolitik Dönem kalıntılarından biraz daha farklı olduğu kaydedilmekle birlikte, Hama Arkeoloji Dairesi bu keşfin Suriye’deki (şimdiki sınırlar içindeki) Neolitik Dönem tarihinin belgelenmesi açısından büyük bir önem taşıdığını açıkladı. Yapılan açıklamada MÖ.
10.000-6.000 yıllar arasındaki dönemin insanlık tarihi açısından çok önemli olduğunu vurgulanarak, “Bu dönemde, göçebe taş devri topluluklarının yerleşik yaşama geçerek yerleşik yaşam merkezleri oluşturdukları” hatırlatıldı. Keşfedilen antik köyün muhtemelen tarımla uğraşan bir köy olduğunu belirten yetkililer, “tarım köylerinin taş devri topluluklarında belirleyici öge olduğunu ve avcılıktan yiyecek üretimine geçildiğini gösterdiği” açıklandı.
Yine yakın zamanda Urfa’da ortaya çıkarılan Göbeklitepe buluntuları dünya ve dinler tarihi açısından olduğu kadar Kutsal Kitapların yazdıklarını doğrulayan maddi buluntular olarak da özel önem arz ediyor. Arkeologlar tarafından Paleolitik çağa ait olduğu değerlendirilen Göbeklitepe buluntuları insanlığın uygarlığa geçişinin arkeologların ve tarihçilerin tahminlerinin çok daha öncesine ait zamanlarda başladığını kanıtlayan arkeolojik verileriyle başta insanlık tarihi bilimi olmak üzere bütün bilim tarihçilerinin de ilgisini üzerine çekmeye ve yeni yeni arayışları teşvik etmeye devam ediyor…
ÇUKUROVA! ÇUKUROVA! BİR ZAMANLAR KİLİKYA,
MEZOPOTAMYA, NİL VADİSİ, ORTADOĞU VE AKDENİZ…
Ünlü seyyah, coğrafyacı, filozof ve tarihçi Amasyalı Strabon, antik çağda Kilikya olarak adlandırılmış bölgeden, “Coracesion’dan (Alanya), Kilikya-Suriye kapısına kadar uzanan Küçük Asya’nın güneydoğu kıyıları” olarak söz eder. Strabon’un bu tanımlamasını güçlendiren birçok kaynak ise tarihsel Kilikya‘nın, Antalya Alanya’dan başlayıp, Doğuda, Hatay Dörtyol’daki Kinet Höyük‘te son bulan, kuzeyden de Toros Dağları ve Doğu Akdeniz kıyılarıyla çevrili alanı kapsayan bilinen en eski, en yaygın yerleşim yerlerinin başında gelen bir antik bölge olarak öne çıkarıyor.
Bir dönem Tarsus’ta valilik de yapmış olan Romalı devlet adamı ve ünlü hatip Marcus Tullius Cicero’nun tanımlamasıyla ‘tarihin babası’ olarak da kabul gören Halikarnas (Bodrum) doğumlu Yunanlı tarihçi Herodot ise 15. yüzyıldan itibaren artık ismi Çukurova olarak anılmaya başlanacak olan bu bölgenin başlangıçta Hypachoea diye adlandırıldığını, Fenikeli Age-nor’un oğullarından Cilix‘in bölgeye gelip yerleşerek bir devlet kurması üzerine de onun isminden ötürü bölgenin isminin Kilikya olarak anılmaya başladığını yazar.
Öte yandan yine Kilikya isminin ilk kez, Asur kaynaklarında ve tabletlerinde Chilakka olarak yazılı olduğu biliniyor. Bu nedenle bugün Kilikya adının Asur kaynaklarında özellikle Dağlık Kilikya için kullanılan Chilakka kelimesinden kaynaklandığı genel kabul görmektedir. Aynı Asur kaynaklarında Ovalık Kilikya ise Que olarak geçmektedir.
Görüleceği üzere Çukurova’nın, Çukurova olma yönündeki tarihsel kültürel toplumsal hikayesini aslında başta tarihsel Tarsus, Mersin, Adana, Hatay (Antakya), Osmaniye, Kahramanmaraş vd. bölge (Mezopotamya, Kuzey Afrika (Akdeniz’in güney kıyıları), Akdeniz’in kuzey kıyılarında, Ege Denizi ile birbirinin karıştıkları bölge mitolojileri üzerine ve o kadim tarihlere bağlayarak yeniden kurma formuna kavuşturmak hiç de yanlış olmayacaktır.
Peki, daha yazının (Çivi yazısı) keşfi ve dünyanın ilk yazılı metinlerinin ortaya çıkmalarından itibaren gerek arkelogların ve mitologların, gerek tarihçi ve filozofların, gerekse edebiyatçı ve sanatçıların Tarsus, Mersin, Adana, Osmaniye, Hatay (Antakya), Kahramanmaraş’ın hem içerisinde yer aldığı hem de merkezinde durdukları bu kadim yüksek tarihsel kültürel bölgeye bu kadar ilgi duymalarının nedeni başka neler olabilir?
Ne var ki yine de rahatlıkla söylenebilir ki dünyanın hiçbir bölgesinde hiçbir kültürde tarihin hiçbir döneminde başta merkezi antik kent (başkent) Tarsus olmak üzere Çukurova‘daki tarihsel kültürel birikimler kadar farklı kültürlere ev sahipliği yapmış fakat yine de savaşa savaşa birbiriyle iç içe geçmiş kavimler, krallıklar, farklı dinlerin etkisi altında kalarak yaşamış ve bunu kendi içerisinde sentezleyip barındırmış, dün-bugün-gelecek bağlamında tarihsel kültürel katmanlar oluşturabilmiş hiçbir benzer bölge ya da kültürel vaha dünyanı hiçbir bölgesinde neredeyse yok gibidir.
Bölgenin sahip olduğu coğrafi konum, tarıma ve üretime dayalı bir yaşama uygun iklim koşulları, temiz doğal su kaynakları, bereketli toprakların ve havanın uygun olanakları nedeniyle insanlığın ilk üretim alanları olan tarım ve hayvancılık için birçok olanağı birden barındırması, doğu-batı, kuzey-güney ticaret ve
ulaşım yollarının belirleyici ve önemli bir kavşağında bulunması ve böylece bu özelliğinin hem ekonomik hem siyasal bir çekim merkezi olarak öne çıkması tarih boyunca bölge için sürekli bir biçimde hem yaşamsal hem de gelecek öngörüsü yüksek sonuçlar yaratacaktır.
Gerçekten de dünyanın her bölgesinde oluşmuş uygarlıklar, tarih boyunca yalnızca barınma ve beslenme dürtüleriyle değil aynı zamanda öncelikle kendilerini güvende hissedebilecekleri coğrafyalara yerleşme eğilimi içerisinde olmuşlardır.
Bu bağlamlardan bakıldığında da başlangıçta Levant diye tanımlanan bölge Doğu Akdeniz kıyılarındaki yerleşim yerleriyle birlikte Mezapotamya, Güneydoğu Anadolu, Hatay ile Çukurova (Kilikya) (Hatay, Adana, Tarsus, Mersin vd.) ve diğer bölge yerleşim merkezleri başta olmak üzere bütün Anadolu toprakları ise göçebe toplulukların yeni yaşantı talebine cevap veren en uygun alanlardan biri olmuş, tarih boyunca önemli bir yerleşim ve uygarlık merkezi olarak kabul görmüştür. Dolayısıyla, şimdilik keşfedilebildiği kadarıyla neredeyse 10.000-12.000 yıllık tarih boyunca küçüklü büyüklü birçok devlet ve uygarlık bu bölgede kendini var edip ayakta kalmaya çalışmıştır.
Avustralyalı toplum bilimci, Arkeolog Gordon Childe, insanlık tarihinin bir tür günlük yaşamın acil ihtiyaçları ve bunun için gelişen ekonomik ilişkilerinin belirlediği zorunlu bir yol izlediğini, bu nedenle de ister istemez yaşamak için ilk zorunlu yaşam sığınağı mağaralardan açık hava alanlarına çıkarak avcılık ve gıda toplayıcılığı yaptığını, kendisine bu olanağı yeterince sağlamayan bölgelerden daha olanakları yüksek bölgelere zorunlu göçlere giriştiğini, o yüzden de önce göçebeliğe, sonra yerleşik kültüre ve yine oradan da tarıma, tarımdan da sanayiye doğru bir sürece evrildiği saptamasında bulunuyor. Bunun ise ancak iklimi ve toprağı uygun olan geniş vahalarda, akarsu boylarında olabileceğini belirtiyor.
Childe’ın kuramı göz önüne alındığında avcı-toplayıcı-göçebe yaşamdan adım adım önemli ölçüde ilkel üretime dayalı tarım merkezli yerleşik düzene geçiş tarihteki en eski ve önemli dönüşümlerden birisi olarak öne çıkıyor.
Neolitik Çağ ile başladığı düşünülen bu süreç Yakın Doğu’da Mezopotamya havzasında yeşeren ilk uygarlıklar ile Suriye, Finike, Lübnan, Filistin, Mısır ile bizde Güneydoğu Anadolu’da Şanlıurfa sınırları içerisinde yer alan Nevali Çori ve Göbeklitepe Höyükleri, Mardin Artuklu Üniversitesi‘nin yeni yerleşim arsasında, Batman’da Hallan Çemi Höyüğü, yine Suriye’nin kuzeyindeki Yukarı Fırat ve Dicle Bölgesi’nden biraz daha doğuda Körtik Tepe Höyüğü, Gusir Höyük, Hasankeyf Höyüğü, Çukurova Bölgesinde
Antakya/Hatay Dörtyol’da Kinet Höyük, Adana merkezindeki Tepebağ Höyük, Ceyhan’da Tatarlı Höyük ve Sirkeli Höyüğü, Tarsus Gözlükule Höyüğü ile Mersin Yumuktepe Höyüğü vd. gösteriyor ki Childe’ın kuramını bu ortak geçmişe sahip yerleşim merkezleri de doğruluyor.
Doğu Akdeniz kıyısı boyunca yer alan ve sınırları henüz tam olarak kesinleştirilememiş olan geçmişte Levant, Hypachoea ve Kilikya adıyla anılan bu kadim kültürel bölgede yapılan kazılardan elde edilen arkeolojik bulgulara bakıldığında, Yontma Taş Çağı’nda (600.000-10.000) Filistin bölgesinde yaşamış olan bazı insan topluluklarının bir zamanlar Avrupa‘da yaşadıkları var sayılan Neandertal‘lar (M.Ö. 200.000 – 28.000) ile aynı kültürel gruptan oldukları ve arkeolojik kazılar sonucunda elde edilen bulgularla kültürel kodlarının birbirine benzer özellikler ve eşdeşlikler taşıdıkları saptanmaktadır.
Yontma Taş Çağı (Paleolitik çağ) ile Cilalı Taş Çağı (Neolotik Çağ) arası geçiş dönemi olarak da anılan ve insan topluluklarının avcılık ve doğadan gıda ürünleri toplayıp biriktirmeye başladıkları Orta Taş Çağı‘nda (Mezolotik Çağ) (M.Ö. 22.000 -10.000) bölgede tipik Neolitik dönem kültürü olarak bilinen bölgesel Natufi Kültürü‘nün egemen olduğu uzun bir süreç yaşandığı biliniyor artık.
O süreçte Natufiler henüz mağaralarda yaşıyor fakat bir yandan da -ilkel bir biçimde de olsa- artık tarımsal üretimle uğraşmaya başlamışlardı.
Öte yandan da kendilerine yakın ve yararlı olacaklarını düşündükleri bazı kullanılabilir hayvanları evcilleştirmeye, gıda için bugün de kullanılan arpa, buğday, nohut, mısır vb. tahıl ürünleri yetiştirip depolamaya, kendi kullanımları için kilden pratik kap-kaçak yapmaya ve grup ya da toplu yaşam için köyler kasabalar kurmaya girişmişlerdi.
Günümüzde bu süreçle ilgili arkeolojik kazılarda Filistin‘in Jerico bölgesinde M.Ö. 9.000 – 9.500 yıllarına ait olduğu bilimsel olarak da saptanan ve bu tarihsel çağsal evrilişi açık açık gösteren bulgular elde edildiği de biliniyor artık.
Burada ilginç olan benzer bir yeniden tarihlemenin ve bilgilenmenin yine Tarsus Gözlükule, Mersin Yumuktepe, Hatay Dörtyol Kinet Höyükleri ile küçüklü büyüklü önemli önemsiz benzer bazı başka kazılarda da ortaya çıktığının görülmesidir.
Burada yine dikkat çekici ilginç bir bilgi olarak Levant diye tanımlanan geniş kültürel coğrafyanın bir yandan Doğu Akdeniz kıyıları için kullanılan bir adlandırma olmasının yanı sıra bazı kültür tarihçileri ve
arkeologların bu kültürel coğrafyanın sınırlarını tarihsel süreç içerisinde Toros Dağları’na kadar uzanan bir büyük Ortadoğu bölgesi olarak da tanımlamalarıdır. Yani Doğu Akdeniz kıyısında yer alan ve Levant Bölgesi olarak anılan coğrafya, batısında Akdeniz, güneyinde Arabistan çölleri, kuzeyinde merkezinde kadim Tarsus ile Antakya, Adana ve Mersin‘in bulunduğu Çukurova ve doğusunda Mezopotamya ile birlikte kültürel büyük bir uygarlık coğrafyadır aslında.
Natufi kültürü olarak da tanımlanan Paleolitik ve Neolitik çağlar arası geçiş dönemi olarak anılan ve insan topluluklarının avcılık ve ilkel tarım yoluyla gıda biriktirmeye de başladıkları bu dönem aynı zamanda bir canlı türü olarak ilk insanın artık yaşadığı ilk evi mağaralara sanatın en ilkel biçimi olarak beliren mağara resimlerini çiziktirmeye başladığı bir süreçtir de.
Bu bağlamda Hindistan’daki Bhimbetka mağaralarında 10 kilometrekarelik geniş bir alanda, yaklaşık 800 kaya barınağı bulunmakta ve bunların 500 kadarında mağara resimleri keşfedilmiştir.
Yine bu bağlamda İspanya’daki Altamira, La Pasiega, Maltravieso ve Ardales, Fransa’daki Chauvet ve Lascoux, Arjantin’deki ünlü Eller Mağarası, Endonezya’da Sulawesi Adasındaki bir mağarada, Bulgaristan’daki Magura Mağarası ile Türkiye’de Balıkesir Dursunbey’de, Delice köyünde yer alan Baltalıin ve İnkaya mağaralarından söz etmeden tarihsel zemin zamansız kalacağı kadar aynı zamanda eksik de kalacaktır.
HATTİ ÜLKESİ’NDEN (ASİA MİNÖR) KÜÇÜK ASYA’YA… / KÜÇÜK ASYA’DAN ANATOLİA’YA… / ANATOLİA’DAN (TURCHIA) ANADOLU’YA… /
ANADOLU’DAN OSMANLI İMPARATORLUĞUNA /
İMPARATORLUK’TAN CUMHURİYET’E: T Ü R K İ Y E ‘ Y E … /
TÜRKİYE’DEN YAKIN ORTA DOĞU VE AKDENİZ ÜLKELERİNE…
LEVANT’TAN HYPACHOEA’YA / HYPACHOEA’DAN KİLİKYA’YA /
KİLİKYA’DAN ÇUKUROVA’YA…
Hatti Ülkesi’nden (Asia Minör) Küçük Asya’ya… / Küçük Asya’dan Anatolia’ya… / Anatolia’dan (Turchia) Anadolu’ya… / Anadolu’dan Osmanlı İmparatorluğu’na / İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e: Türkiye’ye… / Türkiye’den Yakın Asya, Yakın Ortadoğu ve Akdeniz Bölgesi (Kuzey Afrika – Güney Avrupa vd.) ülkelerine… / Levant’tan Hypachoea’ya / Hypachoea”dan Antik Cilicia Trachea (Dağlık Kilikya) ve Cilicia Pedias (Düzlük Kilikya) Cilicia’ya ve onun başkenti Tarsus’a / Kilikya’dan da Çukurova’ya…
Anadolu, Çukurova ve Türkiye. Üçü de bazen zamansal ve tarihsel, bazen kavramsal ve anlamsal bazen de toplumsal ve kültürel olarak birbiriyle iç içe büyüyüp gelişerek içerik kazanmış benzer ya da ardışık bir diz ilişkiler içinde oluşmuş ardışık kavramlar. Üçü de hem tarihsel ve kültürel hem düşündürücü ve cesaretlendirici hem de ilham verici destansı içeriklere felsefi kültürel iletilere sahip. Üçü de aynı coğrafi kültürel topraklar üzerinde iç içe geçerek oluşmuş toplumsal kültürel uzun bir sürecin dönüşümleri sonucunda oluşmuş bir uygarlığın somutlaşması…
Anadolu’nun uzunca bir süre önce Türkleşmesi, sonra da Türklerin önce Müslümanlığı ve 1923 yılında da Cumhuriyeti benimsemeleri tarihsel bir evrimleşmenin zorunlu sonucu olduğu kadar aynı zamanda bir tür yeni bir içerik ve form üretmesi de demek aslında…
Türkiye ismi bilindiği üzere 12-13 Yüzyıllarda (içinde Floransa’da kurulu ünlü Ufizzi Müzesi”nin kurucusu Medici Hanedanlığının da yer aldığı) sanat, kültür ve bilim hamisi İtalyan tüccarların İpek yolu üzerinden mal getirdikleri yol güzergahında yer alan Anadolu için “Turchia” ve “Turkmenia” olarak tanımlamalarından ileri gelmektedir.
Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre de bu iki kavramı aynı anda aynı niyetle aslında Venedikli, Cenovalı, Floransa’lı tüccarlar içinden mal geçirdikleri Anadolu toprakları diyarı için kullanmaktadırlar.
Bir başka bilgi kaynağı Prof. Dr. Abdulhaluk Çay’a göre ise “Turchia” kavramına ilk defa 6. Yüzyılda Bizans kaynaklarında fakat Anadolu’dan çok 9-10. Yüzyıllarda İdil/Volga nehrinden Orta Avrupa’ya kadar uzanan bölge için kullanılan kavramsal bir isimlendirme olarak rastlanmaktadır. Çay’a göre zaten Türkler isimlerini ait oldukları ülke isminden değil, ait oldukları ülke ismini kendi Türk kimliklerinden almışlardır ve bunun adı da o yüzden Türkiye‘dir.
Zaten Türkiye de Türk diyarı anlamı üzerinde zamanla oluşmuş çok daha yeni bir kavramdır.
Bilineceği, üzere üzerinde yaşadığımız topraklar yurt ya da kültürel olarak tanımlanmaya başlandığında çoğu zaman Anadolu, bazen de Türkiye olarak isimlendiriliyor. Birazcık dikkat edildiğinde ilkinin çoğunlukla bir önceki paragrafta sözünü etmiş olduğum ve geçmişi çok daha eskilere dayandığı için tarihsel kültürel bir sezgi ve zihinsel bir alışkanlıkla, ikincisi ise daha çok -farkında olunarak ya da farkında olunmadan içsel bir dürtüyle- üzerinde kurulu yeni ulus devletin resmi kimlik ismi olarak kullanılmaktadır.
Bunun temelinde ise esas olarak Türk ve Türkmen kavramları duruyor.
Yazılı kaynakların belirttiklerine göre Türk kavramı esas olarak Orta Asya kökenli ve o çağda yaygın bir yaşam biçimi olan göçebelik kültürünün en tipik ve etkili topluğu Oğuzlar kavminden, Türkmen kavramı ise aynı Türk kavmi Oğuzlar’ın bir bölümünün Müslümanlığı benimsedikten sonra onlar için kullanılan türetilmiş yeni bir kavram.
İsmi Yunan kültürü tarafından önceleri Anatolia (güneşin doğduğu yer/yurt), sonraları ise bu yurdun Türklerin egemenliğine geçmesiyle birlikte de sözcük Anadolu kavramına evrilecektir. Sözü edilen yer/yurt ise coğrafi olarak “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket” (Nazım Hikmet) hem coğrafi hem de kültürel olarak Asya kıtasının uzantısı bir yarımada biçimindeki Anadolu Türkiye’sidir.
Bilinebilir tarihi içinde başlangıçta üzerinde çoğunluk olarak Hitit kavimleri yaşadıkları ve egemen oldukları için bu yarımada formundaki Anadolu yurdunun ilk ismi ise Mezopotamya kültürlerine ait Akad tabletlerinde Hatti Ülkesi olarak geçmektedir.
Tıpkı uzun bir tarihsel geçmişe sahip olan Tarsus’ta olduğu gibi bölge topraklarına sonradan gelip yerleşen kültür ve uygarlıklara göre ise herhangi bir tarihsel sıralamaya tabi tutulmadan bu yarımada biçimindeki yer/yurt’un diğer isimleri ise Küçük Asya (Asia Minör), Anatolia, Turcia, –Bir ara kısmi olarak Diyarı-Rum (Rum Ülkesi)- Anadolu, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye olarak anılmaktadır artık.
Fakat yine de Anadolu ismi yaygın olarak Orta Asya kökenli Oğuzlar‘ın bir kolu olan Selçuklu Sultanı Alparslan tarafından 11. Yüzyılda bölgeyi Malazgirt Savaşıyla (1071) ele geçirdikten sonra konuşulmaya başlanmış ve halen de sürmekte olan kadim bir isim olarak günümüzde de halen de tarihsel, kültürel bir ulus bilinciyle devam etmektedir.
Malazgirt zaferini takip eden ilk 100 yıl boyunca Türkler beylikler halinde Anadolu’yu askeri olarak tamamıyla fethetmekle uğraştılar. Bu 100 yıllık uğraşın sonunda Anadolu’da farklı Türk beylikleri arasında bir siyasi birlik sağlandıktan sonra da yoğun bir bilimsel, düşünsel, kültürel vb. ticari faaliyetlere girişerek devlet kurma ve yaşatma yöntemlerini geliştirip olgunlaştırdılar. Bunu yaparlarken de bir yandan göçerliklerini sürdürürken bir yandan da çok çok önceden farklı Türk kavimlerinin Müslümanlık dinini benimsemeye başlama süreçlerini esas olarak ve süreçleri aşarak bölgedeki diğer dinlere, kültürlere ait yerleşik halkla uyum içinde bir yaşam kurmaya giriştiler.
Ünlü Türk anlatısı Oğuz Kaan Destanı‘na göre 24 boydan, Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk isimli kitabında yazmış olduğuna göre ise 22 boydan oluşan Oğuzlar kavmi, Orta Asya kökenli bir Türk boyundan gelmekte olup Malazgirt zaferi ile birlikte Anadolu’ya kalıcı olarak yerleşmeleriyle sonuçlanacak ve böylece bu büyük tarihsel kırılma hem bölgesel hem de bütün dünya tarihinde tarihsel bir yeni çağın kapısını aralayacaktır.
Sonradan Müslümanlık dinini benimsedikten sonra isimleri Türkmenler olarak anılacak olan Oğuzlar Kavmi tarih boyunca gerek Orta Asya, gerek Balkanlar, gerekse Anadolu toprakları vb. olmak üzere, farklı farklı bölgelerde bir çok devlet kurdular. Selçuklu Devleti, Büyük Selçuklu İmpratorluğu, Anadolu Selçuklu Devleti, Türkmen Beylikleri, Atabeylikler, Harzemşahlar, Kara-koyunlular, Ak-koyunlular, Anadolu Beylikleri, Osmanoğulları, Ramazanoğulları, Karamanoğulları, Dulkadiroğulları vd. Osmanlı Devleti ve İmparatorluğu, Türkiye Cumhuriyeti, Türkmenistan vd. bunlardan en önemli ve etkileri olan farklı içerikleri ve formlara sahip devletler olarak öne çıkarlar.
Oğuzların (Türkmenler) bazı kolları zamanla konar-göçer göçebe toplulukları olmaktan çıkıp Anadolu’da yerleşik bir hayat kurmaya geçerlerken bazıları ise konar-göçer hayatlarını sürdürmeye devam edeceklerdir.
İşte bu konar-göçerlik zamanında Oğuz Türkmenlerinin Toros Dağlarını aşıp güneye Akdeniz kıyılarında yer alan Kilikya‘ya (bugünkü Çukurova) inmeleri sırasında, henüz Torosların eteklerindeyken sürpriz bir biçimde önlerine serilen ve Homeros’un ünlü İlyada destanında Bellerophontes’in gezindiği “Aleian düzlüğü” diye tanımlayarak andığı “düz ova” Toros Dağları yamaçlarından bakıldığında sanki çukurdaymış gibi göründüğü için “Çukur” ya da “Çukurova” ismini yakıştırdıkları ve bu ismin zamanla bu söyleyiş haliyle kabul görerek kalıcı hale geldiği belirtilmektedir. Toros Dağları’nın yamaçlarından kıvrıla kıvrıla o “çukur”a inildikten sonra, dağların arasından bu düzlüğe inen Seyhan, Ceyhan ve Berdan ırmaklarının sularıyla beslenen ve Homeros tarafından da “Aleian düzlüğü” olarak anılan Çukurova gerçekten de Akdeniz’e kadar uzanan bu bereketli topraklar Türkler için hep “ÇUKUROVA” olarak bilinmiş ve günümüze kadar da bu isimle devam etmektedir.
Bilindiği üzere bölgede gerçekleştirilen çok sayıdaki arkeolojik kazılardan yazılı kaynaklara geçen bilgilere göre Antik Çağ’dan Orta Çağ’a ve 15. Yüzyıla yani Türklerin Anadolu’yu tümüyle egemenlik altına almalarına kadar Çukurova’ya uzunca bir süredir Kilikya denilmektedir.
Çukurova ismine ise tıpkı Oğuzların ovayı ilk gördükleri ve ister istemez ağızlarından çıktığı gibi ilk defa 15. ve 16. yüzyıla ait Türk ve Arap kaynaklarında da resmi olarak aynen yer aldığı görülmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun 1530 tarih ve 998 numaralı vilayet muhasebe defterinin bir bölümünde Çukur-abat Vilayeti’nden söz edilmekte, bu vilayetin ise Adana, Sis (Kozan), Üzeyr (Payas) ve Tarsus Sancaklarından ibaret ve meydana geldiği yazılmaktadır.
Osmanlılar 15. Yüzyılda Anadolu‘nun önemli bir bölümünü ele geçirdiler ve 16. yüzyılda ismi artık bazı tarihsel kayıtlarda da yer almaya başlayan Çukurova isminin, Türklerin Anadolu’da egemen olmaya başlamalarıyla birlikte 17. yüzyılda Karacaoğlan’ın türküleriyle birlikte halk kültür diline de geçmeye başlaması, konunun tarihlenmesi ve bölgenin doğal zenginliğinin anlatılması bakımından da oldukça önemli bir bilgi kaydı olarak düşülmelidir.
Bu durum artık bölgenin isminin Kilikya‘dan Çukurova‘ya evrilmesinin tescillenmesi ve ilanı da olacaktır bir bakıma.
Bölgenin tarihsel halk ozanı Karacaoğlan’a kulak verelim:
Çukurova bayramlığın giyerken / Çıplaklığın üzerinden soyarken /
Şubat ayı kış yelini kovarken / Cennet dense sana yakışır dağlar
Ağacınız yapraklarla donanır / Taşlarınız bir birliğe inanır /
Hep çiçekler bağrınızda gönenir / Pınarınız çağlar, akışır dağlar
Rüzgar eser, dallarınız atışır / Kuşlarınız birbiriyle ötüşür /
Ören yerler bu bayramdan pek üşür / Sümbül niçin yaslı bakışır dağlar
Karacoğlan, size bakar sevinir / Sevinirken kalbi yanar, gövünür /
Kımıldanır hep dertlerim, devinir / Yas ile sevincim yıkışır dağlar.”
Çukurova, gerçekten de ve her anlamda Hititler’den, Pers’lere, Mezopotamya kültürlerine, Yunanlılardan (Helen) Romalı’lara, Anadolu Beylikleri’ne, Osmanoğulları’na, Osmanoğulları’ndan Osmanlı İmparatorluğu’na, İmparatorluktanda yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne olmak üzere henüz keşfedilmiş bilinebilir tarihiyle gelmiş geçmiş birçok kültür ve uygarlığın büyük bir vahası durumundadır.
Bölgede, yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalar sonucunda tarih boyunca çok sayıda farklı uygarlık ile devlet, krallık, beylik, padişahlık, imparatorluk vb. gibi çok çeşitli siyasi toplulukların bölgeyi egemenlikleri
altına alıp yeniden yeniden biçimlendirdikleri bir zincirin halkaları gibi birbirine sıkı sıkıya bağlı ve iç içe geçmiş tarihsel uygarlıklar yaşanmıştır.
Sümer (M.Ö. 4.000) Hurri (M.Ö. 3000), Luvi (M.Ö. 2.300), Asur (M.Ö. 2025), Hitit (M.Ö. 2.000), Kizzuvatna (M.Ö. 2.000), Babil (M.Ö. 1894), Mitanni (M.Ö. 1500), Arzava (M.Ö. 1.680), Que (Kue) (M.Ö. 1000), Hilakku (M.Ö. 1000), Urartular (M.Ö. 900), Roma (M.Ö. 638), Pers (M.Ö. 550), Ermeni (M.Ö. 510), Syennesis (M.Ö. 386), Bizans (M.S. 395), Helen AntikYunan (M.Ö. 333), Selevkos (M.Ö. 312), Kilikya (M.Ö. 103), Abbasiler (750), Selçuklular (1035), Memlûkler (1250), Karamanoğulları Beyliği (1250), Dulkadiroğlu Beyliği (1298), Osmanoğulları Beyliği (1299), Osmanlı İmparatorluğu (1302), Ramazanoğulları Beyliği (1352), vd. uygarlıklar, kültürler ya Anadolu’da değişime dönüşüme uğramışlar ya da yeniden yeni uygarlık formları olarak kurulup gelişmişlerdir.
Osmanlı Devleti, 18. yüzyılda gerek Anadolu topraklarında gerekse Anadolu dışında kalan bölgelerde henüz göçebe hayatı yaşayan Türkmen aşiretlerini bir araya getirip on ayrı bölgede yerleşik yaşama geçirerek egemenliğini daha da pekiştirecektir.
Öte yandan yaygın bir kanı olarak dünyanın ilk yerleşim yerlerinden olduğu sonucuna varılan hemen her yerde rastlanan M.Ö. 10.000-5.000 yılları arasında uzun bir geçmişe işaret eden çok sayıdaki höyüğe ev sahipliği yapan kadim Anadolu birçok bağlamda daima yeni yeni uygarlık formlarının da ana yatağı, asıl yaratıcısı konumunda olmuştur. İnsanların avcı-toplayıcılıktan yerleşik düzene geçmesini sağlayan tarım ve hayvanların ehlileştirilmesi gibi adımların izlenebildiği merkezler Çukurova’nın her köşesinde aynı ve benzer önemde yer almaktadır. Dini, ticari ve kültürel açıdan önemli bu yerleşimlerin tarihinin ise haklı olarak M.Ö. 10-12000 yıllarına kadar indiği tahmin edilmektedir.
Bilinen en eski buğday ekimi bilgisinin Urfa’nın Nevali Çori höyüğünde yapılan kazılarda elde edilen bulgulardan da yola çıkılarak bu bölgede ve yaklaşık olarak o yıllarda gerçekleştiği artık bilgilerimiz arasında. Bu merkezi tipik yerleşim alanlarında sürdürülen arkeolojik kazılarda elde edilen kalıntılar her ne kadar şimdilik M.Ö. 9000’lı yıllara uzansa bile, arkeoloji dünyasında zaman zaman “Arkeologlar biraz daha uğraşsalar çok daha eskileri de keşfedilebilir”’ tezini savunanları haklı çıkarırcasına buğdayın besin toplayıcı kavimlerde ateşte kavrulup yeniliyor olduğu dönemlerin M.Ö. 23.000’li yıllara kadar vardığı bilimsel olarak zaten saptanmış durumda.
Ateşin keşfinin 1.000.000 yıl önceye, kontrol altına alınıp kullanımımın ise 300.000 yıl öncesine kadar indiği düşünülürse aslında şu ana kadar ancak arkeolojik kazılarla ulaşılabilen bilgilerin dahi ileride nasıl değişikliklere uğrayabileceği elbette öngörülebilir bir durumdur.
Mekanik Aklın Yaratıcılığından (Tasarım)…
Duygusal Aklın Akışkan Ve Salınımlı Sonsuz Yaratıcığına (Sanat)…
Yakın Doğu ve Akdeniz Kültürlerinden… Dünya Kültürlerine…
İlk Mağara Resimlerinden Ya da “Güzel Sanatlar”dan…
Güncel Çağdaş Sanatlara…
Bir zamanlar (M.Ö. 3.500 – M.S. 2.000) bütün insanlık tarihinin merkezinde, etrafını çevreleyen farklı etnisite, ulus, din, düşünce, sanat, kültür ve uygarlıklarla çevrili Akdeniz ile birbiriyle iç içe geçmiş oldukları bir tür Adalar Denizi olarak algılanması gereken Ege Denizi…
Dünya tarihinin hiçbir döneminde ve hiçbir bölgesinde tarihsel kültür üretiminin hiçbir aşamasında bu iki deniz kadar kültür ve mitoloji üretmiş bir başka deniz ya da kültürel kaynak bulmak mümkün müdür sorusu hala tartışma konusu olmayı sürdürüyor.
Bu ayrıcalıklı konum -her ne kadar geçmişteki kadar görünür olmasa da- günümüzde de halen aynı canlılıkla devam etmektedir.
Hemen hemen aynı tarihsel süreçte ortaya çıkan Tarsus / Çukurova / Yakın Doğu ve Akdeniz havzalarının coğrafi ve kültürel olarak hem Doğu-Batı bağlamında tam ortasında hem de bir parçası oldukları eşdeş zamanlı Mezopotamya‘da bile bu kadar çok farklılıklar ve mitolojiler üretilip üretilmediği araştırılması ve tartışılması gereken halen güncel bir konudur.
Bu uzun tarihsel zaman aralığında sanatın günümüzdeki çağdaş sanattan çok, 1870’li yıllarda İngiltere’de dönemin en etkili sanat eleştirmenlerinden, sanat eğitimcisi ve ressam John Ruskin’in tanımlamasıyla bir tür “mekanik aklın yaratıcılığı (tasarım)” aşamasının sanat, bilim, kehanet ve güneş tanrısı olarak da bilinen
Zeus’un oğlu Apollon miti ile yine onun kardeşi olduğu yazılıp çizilen ve aslında “Şarap Tanrısı” olarak kabul gören ve yine Ruskin tarafından “Duygusal aklın yaratıcılığı (sanat)”nın tanrısı Dionysos miti arasındaki tarihsel kırılma da yine Akdeniz mitolojileri Akdeniz ile Ege Denizi kesişmesi içerisinde gerçekleşecektir.
Yine Yunan Mitolojisinde önemli bir yer tutan ve günümüz anlamındaki ilk erken sanatçı tipinin belirmesi bağlamında algılanması gereken Girit Adası’nda yaşandığı söylenen İkarus Efsanesi ise bu kırılmanın en tipik kült örneklerinden biri olarak öne çıkar.
Sanat Tarihi bu mitolojik efsaneyle ilgili başta Pieter Bruegel, Peter Paul Rubens, Marc Chagall olmak üzere sanat tarihinin birçok usta isim önemli tarihsel resimler yapmışlardır.
Unutulmasın ki bu büyük tarihsel evriliş de, bu usta ressamların kafalarını taktıkları ünlü efsanenin coğrafi mekanı Girit Adası da yine Anadolu, Yakın Doğu ve Akdeniz üçgeninde yer almaktadır.
Neredeyse bütün insanlık kültürünün ve tarihinin Doğu-Batı ekseninin tam merkezinde bulunmuş bu iç içe geçmiş tarihsel kültürel bölge, bu olanakları alabildiğine yüksek pozisyonunu halen de sürdürüyor olduğu gibi gelecekte de sürdürmeye devam edecek gibi görünmektedir.
Peki o zaman bu büyük “bereketli hilal sarmalı”nın çağımızdaki muhtemel toplumsal, kültürel çağdaş karşılıkları neler olacaktır ve bu bağlamda bu yeni kültürel üretimin merkezi öncüsü olmaya bölgedeki hangi kültürler aday görünmektedir?
Bu bağlamlar üzerinden bakıldığında bile Tarsus / Mersin / Adana / Osmaniye / Hatay / Kahramanmaraş illerinin bir yandan kendi coğrafi kültürel bölgelerini zenginleştirme bir yandan da bu büyük tarihsel kültürel coğrafi kadim uygarlık birikimlerinin üzerinden muhtemel bir gelecek kurma gibi bir büyük ütopyayı gerçekleştirme şanslarının en olanaklı zamanı olduğunu söylemek hiç de abartı sayılmayacaktır.
Bütün bu yukarıdan beridir anlatılan ne varsa Çukurova, Yakın Doğu, Akdeniz ve Ege Bölgeleri kültürlerinin geçmişi ve muhtemel tarihsel öngörüsü ve saptaması bir bakıma.
Şimdi ise hem dünya hem çevre kültürler hem Türkiye hem de Çukurova olarak yepyeni bir tarihsel sürece evrilmiş durumdayız.
O yüzden şimdi bizim öngörülebilir bir kültürel geleceğe ihtiyacımız var ve hep birlikte tam da o noktada duruyoruz.
Kara yoluyla Hatay (Antakya), Adana ya da Mersin‘den yola çıkıp da başkent Ankara, kültür başkenti olmaya soyunmuş İstanbul ya da İç Anadolu’nun başka bir yerine ulaşmak için mecburen önce Tarsus’a gelip oradan da Toroslar’a tırmanan yamaçlardaki Kayadibi, Kurbanlı, Sağlıklı, Yeniköy, Taşobası vd. köylerini geçerek ya da yine Ankara ve İç Anadolu’nun herhangi yerinden
kalkıp da Toroslar’ı aşıp yine aynı köyleri geçip Çukurova’ya inmek isteyen herkesi düşündürüp heyecanlandırması gereken büyük bir gelecek ütopyası bu…
Bu aynı zamanda Anadolu’nun diğer merkez kent ya da bölge kültürlerinin Toros sıradağlarını aşarak Çukurova’ya, Çukurova’nın da yine aynı dağları aşarak hem Anadolu’nun diğer kültürlerine, hem de Yakın Ortadoğu ile Akdeniz’in güney kıyıları ile kuzeyinde yer alan Akdeniz kültür merkezlerine zamanla gerçekleşecek olan büyük bir kültürel alışveriş vahası kurma girişimidir.
Çukurova, her şeyden önce bütün gelmiş geçmiş tarihi boyunca olduğu gibi hem bir üretici, toparlayıcı, birleştirici çoğul kültürel bir coğrafya olarak hem toplumsal sosyal ekonomik vb. bir coğrafya hem de birçok çağa, kavramsal Doğu’ya Batı’ya, farklı kültürlere yakın, hem alan hem veren ve yayılan kültürel bir bölge…
Tıpkı, 15. Yüzyılda Türk kavimlerinin yaptıkları gibi…
15 Ekim 2023
Ekrem Kahraman





















